Samsun Araştırmaları
Bu Sitede Ara

Hakkımda

İlimiz Samsun ile alakalı her şey; tarih, kültür, edebiyat, siyaset, magazin...



Sivil Kent SAMSUN


Kent Kültürü Arşivi



Samsun Fotoğraf Arşivi



Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv


Kategoriler




LİNK

samsun01
samsun02
samsun03
samsun04
samsun05
samsun07
samsun09
Kent Kültürü



Yakakent ve Alaçam Memleket Mektupları

Samsunlu Âlimler


Eski Samsun'dan Bir Görüntü

 

 

 

TÜRKİYE KÜTÜPHANELERİNDE ARAPÇA YAZMA VE MATBÛ ESERİ OLAN SAMSUNLU ÂLİMLER

                                                           

Prof. Dr. Recep DİKİCİ*

 

Giriş

Tarih boyunca birçok medeniyete beşiklik yapan Samsun, bilhassa Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde Anadolu’nun kuzeyinde, en büyük ilim ve kültür merkezlerinden biri olmuştur.

 

Bilindiği üzere, “ Samsun şehri, Anadolu Selçuklu Sultanı İkinci Alparslan zamanında Türk hâkimiyetine geçti. İkinci Kılıç Arslan ülkesini 1185 yılında oğulları arasında taksim ettiği zaman Samsun şehri ve yöresi Rukneddin Süleymân Şah’ın hissesine düştü. Bu tarihten sonra şehrin adı, tarihi kaynaklara Samsun olarak geçmeye başladı. Anadolu’ya yerleşip bu ülkeyi kendilerine vatan yapan Selçuklular sayısız ve azgın haçlı seferine göğüs gererek toprağa sağlam kökler salmışlar, yüksek medeniyet eserleri vermişler, Anadolu’nun hristiyan halkını islâmiyete ısındırmışlardır. “(Tarih Boyunca Samsun ve Samsun Belediyesi, 1977: 24 ).

 

Osmanlı döneminde Samsunlu birçok âlim yetişmiştir. Nitekim Türkiye kütüphânelerinde mevcut olan Samsunlu âlimlerin Arapça yazma ve matbû eserleri, haklı oalarak söz konusu kanaati doğrulamaktadır. Bu mümtaz şahsiyetler ile kütüphânelerde kayıtlı yazma ve matbû eserlerinin sırasıyla tanıtımı da, Samsun’un bilimsel ve kültürel bakımından tarihteki önemine kısmen de olsa katkıda bulunacaktır.

 

1. Hasan b. Abdüssamed es-Samsûnî (Not:1)

Osmanlı âlimi olan Hasan b. Abdüssamed, Anadolu’da bazı âlimlerden okumuş ve Molla Hüsrev’in hizmetinde bulunarak, ondan müsbet ve dînî ilmleri tahsil etmiştir. Derin bilgi sâhibi olan Hasan b.Abdüssamed, Semân Medresesi’nde görevlendirildi ve Sultan Muhammed Han’a hoca oldu. Sırasıyla Kazaskerlik, tekrar Semân Medresesi müderrisliği ve İstanbul’da kadılık yapan bu zat, h.891 (m.1476) yılında vefât etti.

           

Hasan b.Abdüssamed, yüksek seciyeli ve dînî kurallara sımsıkı sarılan bir şahsyetti. Aynı zamanda iyi bir hattat olan bu âlim, birçok kitabı kendi hattıyla yazmıştır. Nitekim onun, Sultan Muhammed Han için kendi hattıyla Sıhâh el-Cevherî adlı eseri yazmıştır. Fıkıh, hadis, kelâm ve belâgat âlimi olan Hasan b. Abdüssamed’in eserleri şunlardır:  Hâşiye ale’l-Mutav-vel li’t-Tef-tâzânî, Ta’lîka ale’t-tavzîh fî usûli’l-fıkh, Hâşiye alâ Şerhi’l-Adud li Münte-hâ fî ilmeyi’l-usûl ve’l-cedel, Havâş alâ Şerhi’l-Muhtasar li’s-Seyyid eş-Şe-rîf  .

           

Hasan b. Abdüssamed es-Samsûnî’nin Türkiye kütüphânelerinde kayıtlı yazma eserleri:

- Cevâb alâ bahsi’l-cihet, Kelâm, ta’lik, 96-97 (Süleymâniye Kütüphânesi, H.Hüsnü Paşa Bölümü, no: 600).

- Hâşiye alâ Şerh Muhtasar el-Muntehâ, Fıkıh, nesih, 35-40 (Konya Bölge Yazma Eserler Kütüphânesi, no: 194; Süleymâniye Kü-tüphânesi, Kasidecizâde, 475; Serez, 3818; Damad İbrahim Paşa, 784; Erzincan, 159; Giresun İl Halk Kütüphânesi, 1238/2; Isparta Halil Hamit Paşa Küt., 2045; Adana il Halk K., 189; Amasya Beyazıt K., 988, 1777; Tire K., 196; Bayezit Devlet K., 1739; Atıf Efendi K., 681, Kütahya Vahit Paşa İl Halk K., 199).

- Hâşiye alâ Hâşiyeti’s-Seyyid eş-Şerîf, Fıkıh, ta’lik, 171-226  (Millet K., 597; Fatih, 1291; Nuruosmâniye, 1361; Beyazıt Devlet K., 697).

- Hâşiye alâ Muhtasari’l-Adud li’l-Curcânî, Fıkıh Usûlü, nesih, müstensih Abdullah Ankaravî, istinsâh tarihi h.1079 (İstanbul Merkez K., 2130).

- Hâşiye ale’l-Mukaddimâti’l-erbaa mine’t-tavzîh, Kelam, ta’lik, 7 (Bağdatlı Vehbi Efendi, 2027; Şehit Ali Paşa, 2844; Laleli, 714; Esad Efendi, 1279).

- Hâşiye alâ Şerhi’t-Telvîh, Kelam (Marmara İlâhiyat Fak., 343; Samsun Gazi K., 623).

- Risâletu’l-İttisâf, Hadis, ta’lik, 39-56 (Carullah, 1188).

 

 

2. Muhyiddîn Muhammed b.Hasan b. Abdüssamed es-Samsûnî (Not:2)

Osmanlı âlimi olan Muhyiddîn Muhammed, önce babasından, sonra Alâeddîn Ali el-Arabî’den okudu. Daha sonra o, sırasıyla Bursa’da Molla Hüsrev Medresesi’ne, Edirne’de Haceriyye Medresesi’ne, İstanbul’da Mahmut Paşa Medresesi’ne, İznik’te Orhan Gazi Medresesi’ne, Edirne’de bir Medrese’ye ve Semân Medresesi’ne müderris oldu. Her gün 80 dirhem maaşla tekaüd olan Muhyiddîn Muhammed Efendi, bilahere Sultan Selim Han tarafından Edirne kadılığına tayin edildi. Bu zat, Edirne’de kadılık görevini yürütürken h. 919 (m. 1513) yılında vefat etti.

           

Gece gündüz ilimle meşgul olan Muhyiddîn Muhammed Efendi, dünya malına kıymet vermez ve dâima fakirleri doyururdu. Aynı zamanda bu âlim tasavvufta da yüksek mertebelere erişmişti. Çok yönlü bir âlim olan bu zatın eserleri şunlardır : Havaş alâ Şerhi’s-Seyyid li Miftâhi’l-ulûm li’s-Sekkâkî, Havaş alâ Hâşiye Şerhi’t-Tecrîd li’s-Seyyid eş-Şerîf, Havaş alâ Telvîh li’t-Teftâzânî fî usûli’l-fıkh  .

           

Muhyiddîn Muhammed Efendi’nin Türkiye kütüphânelerinde kayıtlı yazma eserleri :

- Hâşiye alâ Şerhi’l-Miftâh li’s-Seyyid, Arap Edebiyatı, 372-499 (Süleymâniye Kütüphânesi, Damad İbrahim Paşa, 1016).

- Ta’lika alâ Hâşiyeti’t-Tecrîd fî ihtisâs sûreti’l-İhlâs, Kelâm, Hat Reyhânî, 139-142 (Amasya Beyazıt K., 1849).

- Hâşiye ale’t-Telvîh ilâ Keşf gavâmizi’t-tenkîh, Fıkıh usûlü, ta’lik, 110 (Sül.,K., Şehzâde Mehmet, 22).

- Hâşiye alâ Envâri’t-tenzîl ve esrâri’t-te’vîl, Tefsîr, 199 (Sül. K., Ayasofya, 322).

 

 

3. Abdüssamed es-Samsûnî

Hakkında kaynaklarda bilgiye rastlanılamayan bu âlimin, kelâma dâir Hâşiye kubrâ ale’l-husn ve’l-kubh adlı yazma eseri, Murad Molla K., 706; Koca Ragıp Paşa K., 1459’da kayıtlıdır.

 

 

4. Yahya es-Samsûnî

Hakkında kaynaklarda malumat bulunamayan bu âlimin Risâle fî Ta’liki’t-talâk adlı yazma eseri, Sül. K., Esad Efendi Bölümü, 952’dedir.

 

 

5. Behçet Abdullâh b. Hasan es-Samsûnî

Bu âlim hakkında kaynaklarda malumata rastlanılamadı. Onun ahlâka dâir Osmanlıca Behçetu’l-ahlâk adlı matbû eseri (İstanbul, 1896), İstanbul Kütüphânesi, İbnül-Emîn Bölümü 454’te bulunmaktadır.

 

 

6. Halil es-Samsûnî

Hayatı ve eserleri hakkında kitaplarda bilgi kaydedilmemiş olan Halil es-Samsûnî’nin murakkata dâir İcâzetnâme adlı yazma eseri, İstanbul Merkez Kütüphânesi, 6307’de kayıtlıdır.

 

 

7. Ömer Azmi es-Samsûnî

Hakkında kaynaklarda malumata rastlanılamayan bu zatın, Osmanlıca fıkıha dâir İzâhu’l-cinâyet fî ahbâri’l-kısas ve’d-diyet adlı matbû eseri ( İstanbul, 1813 ), Atıf Efendi Kütüphânesi, 32’de kayıtlıdır.

 

 

* Prof. Dr., Selçuk Üniv., Fen-Edebiyat Fak., Doğu Dilleri ve Edebiyatları Bölümü   

 

NOTLAR:

1-)Hayatı ve eserleri hakkında bk. İbn el-İmâd, Şezerât ez-zeheb (tarihsiz), Beyrut, Dâr ihyâ et-turâs el-arabî, 8/4; Taşköprîzâde Ahmed Efendi, eş-Şekâik en-nu’mâniyye fî devleti’l-os-mâniyye (1975), Beyrut, ed-Dâr el-kitâb el-arabî, 96; el-Laknevî, el-Fevâid el-behiyye fî terâcim el-hanefiyye (1906 ), Kahire, 61; Ömer Rıza Kahhâle, Mu’cem el-muellifîn (tarihsiz). Beyrut, Dâr ihyâ et-turâs el-arabî, 3/236; Kâtip Çelebî, Keşf ez-zunûn (1971),İstanbul,

Millî Eğitim Basımevi, 486, 499, 1856, 1893.       

 

2-) İbn el-İmâd, Şezerât ez-zeheb, 94; Taşköprîzâde, eş-Şekâik en-nu’mâniyye, 179-180; Kahhâle, Mu’cem el-muellifîn, 9/196; Bursalı Mehmet Tahir, Osmanlı Müellifleri ( 1975 ), İstanbul, Meral Yayınları, 1/388; Kâtip Çelebi, Keşf ez-zunûn, 347, 497, 1765.

 

http://www.samsun.bel.tr/hizmet_birimleri/kulturwebsite/samsem2006/samsem.htm

 


Tarih: 14:33, 14/3/2007 Kategori: KulturVeTabiatVarliklari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Mosaic from Karasamsun


 

http://www.hum.au.dk/klasark/pontos/sortehavsbillederne/Amisos.html


Tarih: 00:14, 25/2/2007 Kategori: KulturVeTabiatVarliklari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Anadolu Beylik Parası


 

ISLAMIC TURKEY ANATOLIAN SAMSUN 699 AH XF

 

ANATOLIAN BEYLIK COIN, STRUCK ON THE NAME OF GAZAN MAHMUD

 

 


Tarih: 22:39, 21/2/2007 Kategori: KulturVeTabiatVarliklari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Samsun'da Tarihi Bir Bina


Tarihe Direnen Bir Samsun Evi (1893 ve 1910 )


Tarih: 12:41, 14/2/2007 Kategori: KulturVeTabiatVarliklari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Samsun Kalyon Burnu Tabyası


Samsun'a 1787 Yılında İnşa Edilen İlk Tabya; Kalyon Burnu Tabyası


"1910 yılında satışa çıkarılan ancak alıcı bulamayan Tabya arsaları ve taşları 1912 yılında tekrar  müzayede ile satışa çıkarılır. Kale yeri arsalarında olduğu gibi tabya arsaları üzerinde de zamanla binalar inşaa edildiği için bugün onlardan hiç bir iz kalmamıştır."

Baki SARISAKAL


Tabya Nedir?

Askeri Stratejik veya taktik yönden önemli bir yerin savunulması için meydana getirilen tahkimli yerdir. Diğer bir tanımla burçların cephelerinin ilerisine konulan ve burçları örtme görevi yapmak üzere onlardan bir hendekle ayrılmış bulunan tahkimli tesislerdir.

 

 Genellikle içinde muhtelif sayıda kuvvetleri barındıran koruganların ardındaki açık top mevzileri ile avcı siperlerinin bütün etrafını çepeçevre çeviren engel hendeğini ve içinde ayrıca meskun mahalleri, cephanelikleri, toplama ve eğitim yelerini, nizamiye ve hazır kıt'a mahallerini, bölük, tabur veya alay binalarını, subay yatma yerlerini içerir. Kendi kendine yeterlilik sağlayan ve kuşatılsa dahi uzun müddet düşman karşısında direnebilen, hakim noktalara yapılmış gözetleme olanakları bol ve her tarafa karşı savunulabilen taş, kargir, beton veya demirli betondan inşa edilmiş kapalı mevzilere verilen isimdir.

 

Bir tabya 6 kısımdan meydana gelmektedir.

1nci kısım :   Tabyanın çevresini çevreleyen engel özelliği bulunan hendektir (Süvari hendeği oldukları düşünülmektedir).

2nci kısım :   Piyade siperlerini içerir.

3ncü kısım:   Personelin dinlenmesi için yapılmış betonlar ve topçu mevzileri.

4ncü kısım : Tabya Komutanının komuta yeri ile karargahın çalışacağı binalardan meydana gelmiştir.

5nci kısım :  Tabyanın genellikle ortasında eğitim ve yoklamaların yapıldığı geniş alandır.

6nci kısım :  Tabyanın giriş kapısını teşkil eder.

 


Tarih: 22:00, 12/2/2007 Kategori: KulturVeTabiatVarliklari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Kızılırmakta Yeni Bir Kuş Türü;"Küçük Sarıbacak"


 

Türkiye'nin önemli sulak alanlarından olan ve "kuş cenneti" diye adlandırılan Kızılırmak Deltası'ndaki gözlemlerde Türkiye için yeni bir tür olduğu bildirilen "Küçük sarıbacak" adlı bir kuş türü tespit edildiği bildirildi.

 

"Ulusal Kuş Halkalama Programı" kapsamında Kızılırmak Deltası'nda çalışma yapan Ondokuzmayıs Üniversitesi Ornitolojik Araştırmalar Merkezi'nden kuş bilimci Kiraz Erciyas, yaptığı açıklamada, deltada bugüne kadar ilk defa "Küçük sarıbacak" görüldüğünü söyledi. "Küçük sarıbacak"ın (Tringa flavipes) Türkiye'de de ilk kez tespit edildiğini belirten Erciyas, bu türün Kuzey Amerika'da yaşadığını kaydetti. "Küçük sarıbacak"ın çok nadir olarak da İngiltere ve İrlanda'da görüldüğünü anlatan Erciyas, "Buralarda yaklaşık 10 tane kaydı var. Ayrıca Amman'da da 2 kaydı var. Bu nedenle deltadaki bu kayıt çok önemli bir kayıt" dedi.

 

 Söz konusu kuşun halkalama çalışmaları sırasında ağlara takıldığını kaydeden Erciyas, "Yakalanan genç bir birey. Halkalandı ve salındı. Muhtemelen göç sırasında yolunu kaybetmiş ya da başka sürülere katılıp gelmiş olabilir. Buna da kötü hava koşulları etken olabilir. Bunlar Kuzey Amerika'da üreyip, genelde Güney Amerika'ya kışlamak için gidiyor ve uzun mesafe göç ediyorlar" diye konuştu.

 

Bu gelişme ile Kızılırmak'ın Karadeniz'e döküldüğü alanın da içinde yer aldığı 56 bin hektar genişliğindeki Kızılırmak Deltası'nda kaydedilen tür sayısı da böylece 322 yükseldi. Bugüne kadar yaklaşık 140 kuş türünün ürediği tespit edilen deltada, kış döneminde de 100 bin dolayında su kuşu barınıyor. Türkiye'nin en önemli sulak alanlarının başında gelen Kızılırmak Deltası, Avrupa Kuş Alanları Envanteri'ndeki en önemli 4 kriterden 3'üne sahip bulunuyor.

http://altinovabafra.gen.tr/modules.php?name=News&file=article&sid=421

 


Tarih: 19:21, 9/2/2007 Kategori: KulturVeTabiatVarliklari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Çepni Halk İnançları


 

 

GİRİŞ :

Biz bu çalışmamızda Trabzon ve çevresinden “Kesik Baş”, “Al Atlamak”, “Süpürge”, “Aşerme”, “Kurt Ağzı Bağlama”, “Hızır-Şahmerdan”, “Helva”, “Tuz”,“Haklaşmak-Helalleşmek”, “Yetim”, “Bağlanmak-bağlamak”, “Kara İyeler”, “Geyik”, “Dağ”, “Taş Kesilme”,“Sahiplilik”,“Ay Tutulması” gibi bazı kotlar üzerinde durmayı planlarken bildiri metni çok uzayınca bir kısmını metnin dışında tuttuk. Onayına müracaat ettiğimiz Ali Çelik hocamızın iki çalışmasını esas aldık. (Ali Çelik, Trabzon-Şalpazarı Çepni Kültürü, Trabzon Valiliği İl Kültür Müdürlüğü Yayını, Trabzon, 1999; Trabzon Çaykara Halk Kültürü, Doğu Kütüphanesi Yayınları, İstanbul, 2005) Bunlardan daha ziyade birinci eserin metinler kısmından yararlanmaya çalıştık. Yazar, karşılaştırmayı Türkmen kesimler arsında yapmıştı, biz halkayı daha fazla genişletmeğe çalıştık.

 

Bölgedeki mevcudiyetlerini bu eserlerden yaptığımız kültür kotlarının genel Türk kültürü içerisindeki yerlerini vurgulamaya çalıştık. Kültür kotlarından hareketle yapılacak kültür bütünlüğüne götürecek çalışmalar için katkımız olsun istedik.

 

METİN :

Kesik Baş Efsanesi;

Diğer Kesik Baş Efsaneleri ile müştereklikler arz etmesine rağmen, zenginlik itibariyle oldukça farklıdır. Anadolu’da bilinen Kesik Baş Efsaneleri ulu zatlara ait menkıbeler tarzındadır. Savaş zamanı kendisini Hak yoluna adamış kimse, ölmeden evvel öldüğü ve gerçek dirilerden kabul edildiği için kesilen başına rağmen silahı ile kelle koltukta savaşır, bu hali görülünce de sırrı ifşa olduğu için oracıkta şehit olur ve düştüğü yere defnedilir, mezarı ziyaret olur. Kayseri ili Pınarbaşı ilçesi Pazarören kasabası Melikgazi köyündeki Kesik Baş, İstanbul-Halıcıoğlu’ndaki Kesik Baş, Aksaray ili Güzelyurt ilçesi Selime kasabasında Kuru Kafa, Isparta ili merkez ilçedeki Kesik Baş, Erzurum Merkezdeki Abdurrahman Gazi, Erzurum Oltu’ da Mısrı Zinnun, ayrıca Erzurum Oltu’da yatmakta olan Kadı Zinnun, Kars Kalesi’nde yatmakta olan Arap Baba gibi isimli olanlar Anadolu’dan bu türden Kesik Başlar iken( Yaşar Kalafat, “Siirt Yöresinde Yatırlar Etrafında Şekillenmiş Halk İnançları ve Kesik Baş Motifi” Uluslararası Siirt Sempozyumu, Siirt, 2006) Balkanlardan tespiti yapılan kesikbaşlar ise, daha ziyade Ahmet Yaşar Ocak tarafından yapılmıştır. (A.Yaşar Ocak, Türk Folklorunda Kesik Baş, Tarih Folklor İlişkilerinden Bir Kesit, Ankara, 1989 ) Şalpazarı’ndan tespiti yapılan Kesik Baş Efsanesi’nde, ortak olan yaylalarının sınırı için ihtilafa düşen iki kardeşten aç gözlü olan adil olan diğerinin kafasını keser ve kesilen kafa yuvarlanarak vücudun olduğu yere gelir.(A.Çelik, a.g.e. s.142-143)

 

Suroy Altay’dan alınan bilgilere göre, Balkanlardaki Kesik Baş diye bilinen yatırlardan Sofi Baba Prizen’de yatmaktadır. Çeşitli savaşlara katılmıştır. Son savaşında birisi O’nu tanıyınca sırlara karışmıştır. Yiğitliğine hürmeten sırrının açık olup şehit düştüğü yere türbesi yapılmıştır. 1960’larda yeni semt düzenlemesi yapılınca, oradan Kuru Çeşme Mezarlığı’na nakledilmiştir.

 

Mehmet Efendi’nin diğer adı Karabaş Baba’dır Prizen’dedir. İnanışa göre hala hayattadır. Dünyanın neresinde İslam savaşı varsa, o savaşa İslamlar adına katılır. Savaşa katılmış olduğu türbe duvarındaki kılıcın yere düşmesi ile anlaşılır. Kılıç yerde ise Baba din kardeşlerinin yanında savaştadır, inancı vardır

 

Saçlı Mehmet Paşa/Kesik Baş; Piriştine Ürküp arasında Kaçanik Derbendinde, Kosova Savaşında kesilmiş kellesi koltuğunda, atının üzerinde Üsküp’te girerken bir Hıristiyan kız çocuğu tarafından görülür ve annesine gösterilmek istenilir. Kızın gözleri kör olur ve Paşa hemen orada atından düşüp şehit olur türbesi orada yapılır. 1996 yılında Sırplar türbeyi top ateşine tutarlar. Halk hala burayı ziyaret etmektedir.

 

Prizen’de yatmakta olan Ömer Baba, halk kendisini, Türbesinin Lez Köyünde oluşu nedeniyle Lez Baba olarak da bilir. Daha ziyade Hıdrellez’de, 6 Mayıs’ta ziyaret edilir. Rivayete göre Selanik’teki bir savaşta başı kesilmiş, yatmakta olduğu Priz en’e kadar Kafası koltuğunda gelmiştir.

 

Ana Geyik Efsanesi,

Halk inançlarımızda Geyik ile ilgili birçok efsane vardır. Anadolu’da Geyik Baba, Geyikli Baba gibi ulu zatların efsanelerinde, geyiğe binilerek savaşa gidilir, geyiklere kereste taşıtılarak cami yaptırılır. Geyikler öksüz bebeklere süt verirler Bursa-Kestel’deki Geyikli Baba, Samsun-Alaçam’daki Geyik Koşan, Safranbolu Göverendeki Geyik Baba bunlardan bazılarıdır. Geyikli Baba, “Azim dağlarda vahşi sığırlara suvar olup onlara binip Orhan Gazi İle sefere çıkmıştır”(Yaşar Kalafat, Safranbolu ve Yöresinde Türbeler” I. Ulusal Tarih İçinde Safranbolu Sempozyumu (4-6 Mayıs 1999), Ankara 2003, s.314; Türbeleriz 1996, Diyanet İşleri Başkanlığı Arşivi) Biz Azerbaycan’dan da gizlice bebek emziren sırrı açığa çıkınca sırrı kadem basan geyik efsaneleri tesbit etmiştik (Yaşar Kalafat, Bakü-Ceyhan Kültür Hattı, Sosyal Antropoloji Araştırmaları, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi yayınları, Ankara, 2000, s.1-34) Anadolu’da bilhassa Safranbolu’da geyik boynuzu binaların göğsüne nazarlık olarak ve ocak başlarına bereket için takılır. Türkistan’da Kerkük’de Erbil’de ve Anadolu’da bir çok türbede geyik kemiği olduğu bilinir. Türk kültürlü coğrafyanın bir çok yerinde görüldüğü gibi Evlerinin giriş kapılarına nazara karşı korunmak adına geyik boynuzu asarlar Trabzon Şalpazarı’ndan A.Çelik’in yaptığı geyik efsanesi tespitinde; 11 veya 12 erkek çocuğu olan bir anne göç esnasında sırtında da yükü olduğu için bunları taşıyamaz ve kadın hasta olunca çocuklarını bir ağacın kovuğuna koyarak Allah’a emanet eder ve oradan ayrılır. O dönemde bir salgın hastalık olur kadın hayatta kalır ve çocuklarının öldüğü haberini alır. Ağlaya sızlaya çocuklarını bıraktığı ağacın yanına gelen anne “-ey gidi dünya çocuklarımı buraya bırakmıştım, dünya bana bir şamar attın der ve çocuklarını ağacın kovuğunda aramaya koyulur. O esnada bir geyik keçisi çocukların olduğu yerden kalkıp kaçar ve anne bebeklerinin ağzının sütlü olduklarını görür çocuklar veya çocuk beslenip balık gibi olmuştur. O günden sonra geyik keçisi onların anası olmuş. O tarihten sonra o sülalede geyik eti yemek yasak olmuştur.(A.Çelik, a.g.e. s.144)

 

Şaman davulunun çemberi geyik, nadiren de genç at derisi ile kaplanırdı. Bu sadece derinin yapısal uygunluğundan ileri gelmiyordu her iki hayvanın da mistik muhtevaları vardı. Batı Sibirya Şamanlarında, şamanın başlığında tercihen Ren geyiği boynuzu da olurdu. Kürek Kemiği Falı, geyik ya da koçtan alınan kürek kemiğinin ateşe atılıp kızartılması ile bakılır. Şamanların genellikle doğum törenleri sırasın da geyik gibi boynuzlu maskeler de kullandıkları belirtilmektedir. Çünkü geyik hemen hemen her yerde kadınla ilişkilendirilmiştir. Bu arada doğum esnasında da boynuzlu maskeler kullanılmıştır. Karaca/Erlik, Çaptı Türklerinin kutsal hayvanıdır. İnanışa göre karaca diğer bazı hayvanlarla birlikte dünyanın oluşumuna katılmıştır. Çaptı ismi yavru karaca demektir. Bunların Damgaları sırga/küpedir.

 

N.Yıldırım’ın tespitlerine göre; Yakut Türklerinde son gömme töreninde sonun gömüldüğü yerin çevresinde küçük bir çadırda ateş yakılır. Ateşin yanında kayın ağacının kabuğundan yapılmış geyik resimleri koyarlar. Altay Türklerinde geyik yer ruhu olarak bilinir. Orta Asya Türklerine göre, geyik yalçın kayalarda bir görünüp bir kayıp olan büyülü bir hayvandır. Ala geyik yeryüzünün ruhudur. Yakut Türklerinde kulağına küpe takılan geyik, Tanrıya adanılmıştır. Tele üt Türklerinde geyik şamanın ikinci ruhudur, geyik ölünce şaman da ölür. Geyik boynuzu bazı boylarda, ölen şaman için dikilen heykelin başına konur. Moğollar ve Tatarlar geyiği kurtarıcı yol gösterici olarak kabul ederler. Şamanizm de geyik, ilahın, Şamanların şekil değiştirmiş şeklidir. Bu sembol beyaz renkli geyik olarak algılanır. Şaman giysisinde geyikten parçalar olur. Şaman duman renkli yaşlı bir geyiğe binerek sonsuzluğu aşar.

 

Kükreyen Dağlar Efsanesi;

Muş’un Varto ilçesindeki dağla ilgili efsanelerde bir dağa teslim edilmiş kızın, kışın gece dağların karşılıklı çıkardıkları top atışını andıran sesler çıkardıkları anlatılır. Erbil’deki ulu kabirler arasındaki iddialaşmada gökyüzünde adeta savaştıkları, üstün gelen savaşçının daha yukarı çıktıkları ve bu savaşta top sesini andıran seslerin çıktığı anlatılır. Böylece Ulu dağlar ve ulu kabirler arasındaki efsanevi manevi mücadele top sesleri çıkarıldığı inancı vardır. (Yaşar Kalafat, I. Türkmen Kurultayı ve Kerkük Yöresi Türk Halk İnançları” , Türk Kültürü, Ocak 1998, s.27-52) Deli Çoban Obası veya Deli Çoban Yaylası ile ilgili efsanede de, Deli Çoban kışı çok sert geçen ıssız bir yaylada bütün ısrarlara rağmen yiyecek ve yakacak stoku yaparak kalmaya karar verir. İlkbahar gelince deli Çobanın kulübesinde ölüsü bulunur. Çoban bir de not bırakmıştır. Notta, ben açlıktan veya soğuktan değil dağların ulumasından ve kükremesinden öldüm demektedir. (A.Çelik.,a.g.e. s.141) A. Çelik’in bir başka tespitinde de “Karadağ’da harp var iken, buradaki evliyalar güm güm top atarmış, bu evliyalar Karadağ’a top atarlarmış” ( a.g.e. s.466) Eski Türk İnanç Sistemi’ndeki anamaykıl, bu gün halk inanç kültürümüzde Mehmetçikle birlikte düşmana karşı savaşan Yeşil Sarıklılar olarak yaşamaktadır. Halk tefekküründe ulu zat ve ulu dağların mücadelelerinde korku veren sesler çıkardıkları ve seslerden insanoğlu’nun ölebileceği inancı vardır. Ayrıca halk  tefekküründe kurdun uluması onun Kadiri mutlak karşısında zikri yakarması olarak algılanır. Bu tefekkür bütün canlıların zikir içinde hatta bütün tabiatın zikir içinde olduğu inancının bir ürünüdür.

 

Kurt Ağzı bağlama İnancı;

Bu inanç Kafkasya, Orta doğu, Balkanlar ve Anadolu’da Türk kültürlü halklar arasında çok yaygındır. Amaç sürüden ayrılıp yabanda kalmış evcil hayvanın kurt tarafından parçalanmasını önlemektir. Uygulama açılır kapanır bir bıçağın ağzına belirli surelerin okunması ile yapılır. Uygulamada müştereklerin yanı sıra farklılıklar da bilinmektedir.(Yaşar Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Kurt Ağzı Bağlama, Prof. Dr. Tuncer Gülensoy’a Armağan, Kayseri, 2006) Evcil hayvan salimen yuvasına döndükten sonra kurdun ağzı tekrar bir dini uygulama ile açılmalıdır. Aksi halde ağzı bağlı kalır. Diğer hayvanların ağzı bağlanılmaz iken kurdun ağzının bağlanılması kurdun bağlaması uygulaması vardı. Bu uygulama için hayvanın gidebileceğine ihtimal verilen bölge çevrilir.Bu alanın ortasına bıçak dikilir, saplanılır.Böylece çakalların ve kurtların ağzı bağlandı diye güven duyulurdu.(A.Çelik., a.g.e. s.468) Bu tespitteki bıçak, benzeri diğer uygulamalarla müştereklik arz eder. Tespitini yaptığımız diğer bazı uygulamalarda hayvanın bulunabileceği alan işaretlenmeyip, ismen belirtilmektedir. Bu tespitteki diğer farklılık, kurdun yanı sıra çakalın da zikredilmiş olmasıdır. Biz çakalın ağzının bağlandığını ilk defa bu tespitte görüyoruz. Bize göre çakal isminin zikredilmiş olması, sözün gelimi anlamındadır.

 

Şalpazarı Çepnileri’nin masallarında da kurdu görmekteyiz. Kurt Ayı ve Domuz Masalı bunlardan birisidir. (a.g.e. s.151) Şalpazarı Çepnilerinin sözlü kültüründe de kurt yerini almıştır. “Kurda sormuşlar ne zaman yaylaya gideceksin, cevap vermiş Çoban bilir” “Kurttan post, kötüden dost olmaz” (A.Çelik., a.g.e. s.467-468) Bu özlü sözlerin Anadolu’nun sair bölgelerinde de benzerleri yaşamaktadır. (Yaşar Kalafat, “Sözlü Kültürümüzde bursa ve Yöresi Örnekleri ile Kurt I”, II.Bursa Halk Kültürü Sempozyumu bildirileri, 20-22 Ekim 2005 Bursa, Bursa, 2005, 2.c. s.415-423)

 

Şalpazarı Çepnilerindeki kurt ile ilgili bir inanç da ayağı basmayan çocuklarla ilgilidir. Ayağı basmayan çocuğun başparmakları kırmızı iplikle bağlanılır. Cuma günü camiye götürülen çocuğun bu ipliği camiden çıkan ilk kişiye kestirilir. Bu uygulama köstek kesme olarak bir çok yerde yapılan bir işlemdir. Ancak ikinci bir uygulama kurt kafası ile ilgilidir. Kocakarılar bir kurt kafası alırlar, ayağı basmayan çocuğu ahır kapısına götürürler. Kurt kafa tasından dökülen sıcak su oradan bir süzgece akıtılmış olur. Süzgeçten de çocuğun başından aşağıya akıtılır. Daha sonra çocuk ahırdan eve çıkarılır.Bu uygulamadan sonra çocuğun günden güne gürbüzleşip güçleneceğine inanılır.(a.g.e.) Bizim daha evvel yaptığımız tespitlerde esnetilmiş kurt ağzı derisinden bu tür tedavilerde istifade edildiği hususu vardı. Ayrıca kurdun kafa tası ambar ve Bostanlarda nazarlık olarak kullanılırdı.(Yaşar Kalafat, “Göktürklerden Günümüze Türk Halk İnançlarında Kurt”, XIV. Türk Tarih Kongresi (9-13 Eylül 2002, Ankara)

 

Taş Kesilme ;

Sayım Sakaoğlu’nun ayrıntılı bir şekilde ele aldığı taş kesilme konusu Şalpazarı Çepnilerinde de vardır. Anadolu’da bir çok efsanede Kaynanasından müşteki olan gelin, eşkıyadan veya düşman askerinin elinden kurtulmak isteyen genç kız veya gelin Allah’a yalvararak “Ya beni taş et veya kuş et” der, böylece ya kuş olup uçar, veya taş kesilmek suretiyle kurtulmuş olur. Diğer bazı efsanelerde de çoban bir doğa felaketinden korunmak için Allah’a yalvarır ve sürüden bir kurban adar, adağını yerine getirmez. Bazen de ekmek gibi kutsal kabul edilen varlıklara saygısız davranılması halinde taş kesilme ile cezalandırılır. Bu tespitin Eski Türk İnanç Sistemindeki taş kültü ile iltisaklandırıldığı da olmuştur. (Y.Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançlarının İzleri, Ankara, 2006) Şalpazarı Çepnileri’nden yapılan Don Taş Efsanelerinden birinde, Hızır birisinin kapısında, “Allah sizi taş etsin” demiş, bunun üzerine obanın hayvanları dahil bütün halkı taş olmuştur. Hızır’ın kargış ettiğine pek rastlanılmaz ancak, “her geleni Hızır ve her geceyi kadir bil” diye bir söz vardır ki bununla amaç her gece sıdk ile dua et ve hiçbir fakiri muhtacı boş çevirme anlatılmak istenilmiştir. Ali Çelik hocanın ikinci Dontaş Efsanesinde, izin verse de gideceğim vermese de, der Bunun üzerine ikinci şahıs taş kesilir. (a.Çelik, a.g.e.) Yaygın olan “Kapıya geleni boş çevirmeyeceksin” inancı burada da vardır “a.g.e. s.465) Halk tefekküründe geleceği belirleyen Allah’tır. O’nun iradesine rağmen iddialı olmak inkarcılık olup iman zafiyeti olarak bilinir Şalpazarı Çepnileri’nde Kocakarı Fırtınası gibi belirli günlerde Taş Kesilme tespitini (A.Çelik, a.g.e. s.107) Merhum hocamız M.F.Kırzıoğlu’nun çalışmalarından da Kars yöresinden tespiti yapıldığını biliyoruz.

 

Kalecik Efsanesi;

Efsane kalenin bilinmeyen bir yerindeki define ile ilgilidir. Defineye ulaşılabilmesi için insandan bir kurban kesilmesi inancı vardır. Defineyi almak isteyenlerin karşısına kurşun geçmeğen, inanılmayacak kadar büyük olan boynuzlu bir yılan çıkmakta ve define arayıcıların rüyasına giren bu yılan, “Defineyi yağmurlu bir Cuma günü öğleden sonra gel al diyormuş” halk o günü kıyamet mi kopacak diye değerlendirmektedir.(a.g.e) Halk tefekküründe nasip ve rıza motifleri vardır. Nasibin kısmetin ötesine geçilemez. Nasip olabilmesi için de ilahi rızanın olabilmesi gerekir. Ağlayanın malı gülene hayır etmez inancı da bu bütünün bir parçasıdır. Giderek sahiplilik kavramı vardır. Sahiplenilmiş olmak sahibinin rızası olmaksızın ulaşılamamasına yol açar. Sahiplenilmek kavramı halk inançlarında sahibini aşmayı gerektirir. Mülkün sahibi Allah’tır. Ancak kul hakkı ve büyü faktörü de vardır. Aynı şartlarda iki defineden birisini bulana define nasip olur iken diğer defineye bir türlü ulaşılamayabilir. Birileri onun yerini sürekli değiştirmektedirler. Veya ulaşılan definedeki değerli mücevherler anında kalp para veya yılan veya akrebe dönüşebilir. Bazen da defineye ulaşılabilmesi için günün batmaması gerekirken aniden hava kararabilir, ertesi gün gidildiğinde evvelce eşilmiş olan çukurun doldurulmuş olduğu görülebilir.

 

Çepnileri’nde bu inanç ayrıntılı görülebilmektedir. İçerisinde evliya mezarının da bulunduğu bir mezarlığı sürüp tarla yapmak isteyen bir çiftçi oradan bir türlü mahsul alamaz, çiftçinin akşamdan söküp tarla yaptığı mezar ertesi gün tekrar mezar olur. Sonunda çiftçi felç olup ölür. (a.g.e.s.465)Diğer taraftan Yol Üzerindeki Mezar isimli Şalpazarı anlatısında da mezarının yerinin değiştirilmesini istemeyen ulu bir zat yol yapımcıların rüyasına girerek onları uyarır. Orası sahiplenilmiştir ve sahibi de o mezarda yatan ulu zattır. “A.Çelik, a.g.e. s.145) Bu tespitin Anadolu’da çeşitli örnekleri vardır. Halk inançlarında definelerin bekçisi olarak çok kere yer altı aleminin hakimi kabul edilen yılan düşünülmüştür. Diğer taraftan İyilik ve Kemlik isimli Çepni masalının kahramanı da yılandır. Türk Halk inançlarında uzak geçmişi dahil insandan kurban edilmesi yoktur. (Yaşar Kalafat. “Kurban, İnsandan Kurban, Türklerde Kurban İnancı” Uluslar arası Türk Kültüründe Ölüm Sempozyumu, 25-26 Kasım 2004, İstanbul.)Definecilikte insan kurbanı, kardeşlerimden ilk dünyaya gelenin kurban edilmesinin istenilmesi, kurban edilecek çocuğun buluğ çağına girmemiş olmasının istenilmesi, kız çocuğu ve sarışın olması bazen da yetim olması üzerinde durulduğu anlatılır ki, halk inanç sistematiğindeki yerini bulmak hiç de kolay değildir. Hazara Türklerinde yağmur duası için yetim kız çocuğunu seçildiğini biliyoruz.(Yaşar Kalafat, “Afganistan’da Hazara Türk Halk İnançları”, Yeni Düşünce, s.12, 31 Ekim 2001) Bu arada Şalpazarı Çepnilerindeki Yılan Beyi Masalı’nın 3 kahramanı da yetim kızdırlar. Halk tefekküründe Allah indindeki itibarlı yer bakımından kız ve erkeğin hiçbir farkları yoktur. Ulu zatlar arasında erkekler kadar kadınlar da yer tutarlar.(Yaşar Kalafat, “Anadolu’da Ulu Kadın Kişiler ve Halk İnançları”, Hacı Bektaş Veli Araştırmaları Dergisi, Kış 2004, S.32, s. 27-52) Nitekim Şalpazarı Çepnileri arasında da Kırk Kızlar Mezarlığında yatmakta olan Kırk Kız birinci Cihan Savaşı’nda düşmana esir olmamak için canlarına kıyarlar. Ayrıca bir delikanlının sövdüğü yedi kız kahrolur hicap duyarlar, onlara yıldırım çarpıp öldürür, halk bu yedi genç kızı aynı mezara koyarlar.(A. Çelik, a.g.e.) Anadolu’nun bazı yerlerinde yıldırım çarpmış insanların ve ağaçların kutsiyet kazandıklarına inanılır(Yaşar Kalafat, Doğu Anadolu’da Eski Türk İnançları’nın İzleri, 2006 Ankara).

 

Ay Tutulması;

Şalpazarı Çepnileri’nde de ay tutulduğu zaman silah atılmakta,sürekli ezan okunmakta, namazlar kılınmakta, hocanın duasına toplanılmış olan çocuklar amin demektedirler.Farklı bir tesbit ise ayın tutulmasına ayın önünde durmakta olan bir yılanın sebep olduğu şeklinde olandır(A.Çelik., a.g.e. s.451). Ay tutulmasının mitolojimizdeki izahında cıngaloz diye bilinen bizim Kafkasya’dan kaya resimlerini çekip getirdiğimiz bir yılanın ayı yemek istemesi veya yemeğe başlaması, vardır. İnanca göre ayı iki köpek korumaktadırlar. Bunların uyumalarından istifade ile Cıngaloz ayı yemek istemektedir. Halk arasında ay tutulunca çıkarılan gürültü teneke çalmak, taşı taşa vurarak ses çıkarmak, silah atarak gürültü yapmak uyumakta olan bekçi köpeklerin uyandırılmaları içindir. Şalpazarı’nda yılan motifinin aynı fonksiyon ile yer alması farklılık olarak algılanabilir.

 

Şalpazarı Çepnilerinde ayrıca Cin, peri, Cazı (cadı), Davun, minnet ile ilgili efsaneler de vardır. Bunlardan Hubur/Hupur koyunlara musallat olan bir çok kişinin korktuğu beyaz bir varlıktır. Diğer ismi minnet’tir. Bölgedeki Kara iyelerden biriBiıjjjuu diye ses çıkaran kendisine atılan taşları yutabilen, göründüğü kimselere korku veren dev bir yılana benzeyen bir yaratıktır. Kedilerle ilgili olanda, bekçi gece sopası ile bir kedinin ayağına vurur ve evine gelince jandarma görünümlü görevliler kendisini evinden alır ıssız bir bölgeye götürürler bir kayanın altından geçilip bazı nizamiyelerden geçirilip mahkeme heyetinin huzuruna çıkarılıp yargılanır ve suçlu bulunur ve affedilip evine gitmesine müsaade edilir. Biz evvelce bu tür bir efsaneyi Karadeniz bölgesinden yılanlarla ilgili olarak derlemiştik.(Yaşar Kalafat, “Vatan, İran turan Hattı ve Caferi Türklerde Halk İnançları”, Türk Dünyası araştırmaları, Haziran 1997.S.108, s.33-101) Adeta bir yılanlar alemi ve onların idari yargı organları vardı. Davul’a gelince Davun, Taun ilişkisi üzerinde durulabilir mi? Ben Sürmeneli olan ailemden, kızgınlık ve kargış anlamında “Davun vura o başa” veya “Davun çıkayüzüne” gibi söylenmiş sözler hatırlıyorum. Kars’ta aynı anlamda , “Baba çıkayüzüne” veya “babalara gelesin” gibi, sözler sarf edilirdi. Acaba Dav unda olduğu gibi, baba ile kastedilen veba mı? Yoksa baba ile kastedilen ulu zat babanın hışmına uğrayasın mı? (Yaşar Kalafat, “Türk Halk İnançlarında Baba İyesinin Mitolojik Boyutu”, VII. Milletlerarası Türkoloji Kongresi, 8-12 Kasım 1999, İstanbul)

 

Ardahan’ın Posof ve civarından tespitini yaptığımız cin düğünü Şalpazarı Çepnilerinin de inancında tespit edilmiştir.Bu düğünlere rastlanılıp zararından korunmak için korkmamak gerektiğine ve besmelesiz dolaşmamak icap ettiğine inanılır. Böyle olaylara şahit olan kimselerden erkek veya kadınları eşlerinden uzak durmaları için uyarıldıkları ve kendilerine evlenme teklif edildiği anlatılır. Bu tür korkuyu yaşayanlar cenaze merasimlerinden uzak dururlar. Çevreyi korumak için Kabe Toprağı Serpilmesi ve Zemzem suyundan yararlanılır.

 

Bir diğer efsanede de evinde çok parlak bir ışık gören bir adam evine gelince dibin bucağın karıştırıp döküldüğünü birisinin muhtemelen o ışığın bir şeyler aradığını ve fakat karısının vermediğini sonra ışığın kayıp olduğunu kadının da öldüğünü acaba o ışığın ecel mi olduğu anlatılır (A.Çelik. a.g.e.) bu benzeri efsaneler bir hayli çoktur. Biz Tatar Türkleri arasında benzerlerini anlatan bir tanıtım yapmıştık(Yaşar Kalafat-İlyas Kamalov, “Tatar efsaneleri” Karadeniz araştırmaları, yaz 2005, S.6, s. 52-78) Anadolu’da benzeri çok sayıda tesbit yapılmış olmasına rağmen (Esma Şimşek, “Hendek/Sakarya Efsaneleri Üzerine Bir Değerlendirme” I. Uluslar arası Kocaeli ve Çevresi Kültür Sempozyumu, 20-22 Nisan 2006, Kocaeli) henüz tasnifli ve disipline bir çalışma yapılamamıştır.

 

Şalpazarı Çepnilerinde bağlama ile ilgili çok yaygın inançlar vardır. Kurşunla bağlama, gelin ve güvey geçeceği yolun sağına ve soluna iki parça kurşun konulur, onlar geçtikten sonra bunlar alınır Islah suresi tersinden okunarak bunlar eritilir böylece gelin ve güvey ebediyen bağlanılmış olurlar (A.Çelik. a.g.e. s.381) Kurşun dökülmesinin daha ziyade nazar ve büğü bozmada rolü bilinirken bu tesbitle büğü yapılmasında da etkili olduğunu görmüş oluyoruz.

 

Türk Halk İnançlarında “Ters” in bir kot olduğu bilinirken (Y.Kalafat, “Türklerin Dini Tarihi ve Türk Halk İnançlarında Ters Motifi” prof. Dr.Abdurrahman Çaycı’ya Armağan, Ankara, 1995, s.297-307) bu tespitle zenginlik kazanmış olmaktadır. Çivi ile bağlamada da gelin ve damadın yollarının sağına ve soluna konulmuş çiviler onlar geçtikten sonra bir ağaca çakılmaları suretiyle bağlanmaları sağlanılmış olunur. (A.Çelik, a.g.e. a.g.y.) Uluğ Türkistan’da yatır bayraklarının gönderlerine çivi ile adak çaputu çakılır. Anadolu’da Yedi Uyurların mağara taşlarına diş ağrısının tedavisi için çivi çakıldığı olur. Bağlama konusunda çivinin rolünü biz ilk defa öğrenmiş oluyoruz. İplikle bağlama İhlas suresi tersine okunup kırmızı ipliğe 7 düğüm atılır bu yöntemle gelin bağlanmış olur (A.Çelik, a.g.e. a.g.y.) İplikle ve düğümle bağ büyüsü yapmak Türk Kültürlü halklarda çok yaygındır. Silahla bağlamada, güveyi gelin almaya giderken silahına mermi sürüp bunu ateşlemese bağlanmış olur (A.Çelik, a.g.e. a.g.y.) bu tesbitte bizim için yenidir. Bağın bozumunda Değirmenden ve değirmenin suyundan yararlanılmaktadır ki bizim tespitlerimiz de yöndedir. ( Y.Kalafat, Halk İnançlarımızda Değirmen”, Folkloriktik prof. Dr. Umay Günay Armağanı, Ankara, s.142-151)ve (Yaşar Kalafat “Alanya Yöresinde Kilit Bağ, Kitlenmek Bağlanmak” Alanya 9. Tarih ve Kültür semineri, 19-21 Kasım 1999, Alanya 2004, s.492-496)

 

Çepni Halk kültürü ile Acara halk kültürü bilhassa giyim ve yemeklerin yanı sıra bir kısım inançlar bakımından büyük benzerlikler vardır. Bartın Acara Türklerinde de eşikte durulmaz, kara kedinin kestiği yol, geçilmez denilir. Yaslı aileyi dostları kırsal kesimde dostları tıraşa götürerek yastan çıkarırlar. Kömürün güzelliği nazara karşı koruyuculuğuna inanılır. Yağmur yağarken ceviz ağacının altında yatanı Gök Vurur, göğün vurması yıldırımın çarpmasıdır (Yaşar Kalafat, “Acara Özerk Cumhuriyeti Gezi Notları/Halk Kültürü” yeni Düşünce)

 

SONUÇ:

Halk inanç kültüründen hareketle, kültür alanlarının sınırlarını belirlemede, kültür kotları ve kültler gibi, kültür hayatının köşe taşları önem arz ederler. Bizi bubildiri ile yola çıkaran arayış bu idi. Doğu Karadeniz’in bir bölgesinden, Şalpazarı’ndan alınmış örneklerle bölge halk kültürünü tamamen yansıtabilmek mümkün olmadığı itibariyle kotları ve coğrafyayı daha geniş tutmak gerekebilir. Biz yapılmış mükemmel bir çalışmadan yola çıktık yapılacak yeni çalışmalarla amaç daha fazla gerçekleşebilecektir.

 

Türk Ocakları Trabzon Şube başkanımız Sayın Mithat Kerim Arslan hocamızın uygun bulmaları üzerine bildirimle dolaylı ilgili olan bir noktaya değinmek istiyorum.

 

Türk kültür milliyetçiliğinde, metot-teori bağlantısını, Türklüğün ve Türkiye’nin günümüzdeki meselelerinden hareketle görüşlerine değinmek zorunda kaldım. Bu itibarla Türkoloji ve Türkolog’a düşen görevler üzerinde kısaca duracağım. Hangi anlamda Türk, hangi anlamda Türkolog ve neden Türkoloji konularına temas edeceğim.

 

Söylemeğe çalışacağı hususlardan bir kısmı, ilk iki bildiri de bir şekilde anlatıldı. Ben, bu salonda olan ve olmayan meslektaşlarımızı bir şekilde ilgilendiren bir sorunu başka bir formatta ele alacağım. Sayın Ocak başkanımız da meseleyi açış konuşmacı çerçevesinde koydular. Özetle Türkiye’nin sorunlarının çözümü, misyonu ve misyoneri anlamakla mümkündür.

 

Malumdur ki, misyoner sadece din taşıyıcısı değildir ve misyoner telkinde bulunduğu kimsenin değil kendisinin çıkarını düşünür. Değimli ki, Hıristiyan batıda Ateistlik sürekli tırmanış gösterirken, misyonerlerin üzerinde çalıştıkları kesim kendi toplumları değildir. İzahımızın misyonerlikle ilişkisi nedir?

 

Misyoner sosyal bilimlerin alanına giren bütün disiplinlerde etkinlik gösterir. Günümüzün misyoneri; bütün dalları ile birlikte tarihçidir, dilcidir, sosyologdur, halk bilimcidir, tabii ki ilahiyatçıdır ilah. Başka bir ifade ile bu salondaki bizlerin meslektaşımızdır. Misyonerin faaliyet alanının bilinmesi, karşı örgütlenmenin yani neyi, niye, nasıl yapmamızın gerektiğini, mahiyetini belirler. Misyonsuz misyoner olmayacağı gibi, misyonerliğe karşı tavır alabilmek için de, karşı misyonun yani misyonumuzun belirlenmesi gerekir. Hal olunca, belirlenebilmesi gereken bir misyon ve bu misyonu taşıyacak olan, sosyal bilimlerin her alanından donanımlı elemanlar gerekecektir. Başka bir ifade ile, bizler bilgi donanımızla bu yeni görevin donanımını bedenlerimize uydurmak durumundayız. Daha açmak gerekir ise, bu ihtiyacın karşılanma adresi Türkoloji’dir. Bize göre bu göre ancak Türkologlar, Türk Türkologları yapabilir. Zira tehdit altındaki kimlik, Türk kimliğidir. Bu kimliğin kurtarılıp, korunup ve kurulması Türk bilgisi, Türklük bilimi ile olur. Türklüğü gerçeğine uygun anlayan ve ona samimiyetle bağlı olan Türkoloğlar kadrosu, Türk kültür milliyetçiliğinin mimarı ve savaşçıları olabilirler. Bunun içindir ki, evvelce yaptığımız çalışmalarda da belirtmeğe çalıştığımız gibi, Türkiyat’ı, sıkıştırılmak istenilen şiir ve nesirin arasından kurtarıp, ilmi Türkçülüğün bayrağı haline getirmek gerekir.

 

Oryantalizm, batının gözü ile doğuyu görme ilmidir. Ona göre doğu sömürülmek için vardır ve batı olmayan her yer doğudur. Oryantalizm bu sömürünün, sosyal bilimlerden yola çıkılarak yapılanma şeklidir. Bu tanım daha ziyade, geçen yüzyılın tanımıdır. Bu yüzyılda batı, doğuda, doğuyu batı mantalitesi ile yorumlayan doğulular yetiştirmiştir. Batı bu Truva atlarını kullanmaktadır.

 

Oryantalizm, misyoner okulları, barış gönüllüleri ve nihayet küresel ve süper güç stratejileri, aynı hedefe yürüyüşün safhaları ve değişmeyen projenin farklı isimler alabilen planlarıdırlar. Gözden kaçırılmaması gereken; Selçuklu ve Eyyubi Türklüğü dönemlerindeki döneminin emperyalist güçleri, ihtilaf halinde idiler. Bugün gerek ABD ve gerekse AB ülkeleri, etnik milliyetçiliğin tahriki, Ermeni ve Rum konusu gibi alanlarda Türklük karşıtı olma anlamında hem fikirdirler. Yaşanılan savaş, kültür adamları arasında, kültürün silah olarak kullanıldığı bir savaştır. Savaş, kimlik-kültür bağlamında sürdürülmektedir. Kültürel kimliği, kültür adamı stratejik bir obje kıvamına sokar veya çıkarır. Bu itibarladır ki, Türk kültürel kimliğinin mimarı ve muhafızı Türkolog ve faaliyet alanı da Turkolojidir. Bu itibarladır ki, Türkiyatı stratejik bir veri olarak kullanma durumunda olanların, durumu bu olan bizlerin, farklı bir sorumluluğumuz vardır.

 

Toparlamak gerekir ise; bu oyunu bilmek, bu oyunu deşifre etmek ve bu oyuna tepki göstermek fazla bir şey ifade etmeyebilir, çok kere etmemiştir de. Kurtuluş, yeniden kuruluş ve korunuş, ancak karşı stratejilerin geliştirilmesi ile olur. Bu stratejilerin kurucu ve uygulayıcıları, ancak ve ancak Türkologlar, Türk Türkologları olabilirler. Zaman o kadar sürekli aleyhimize işliyor ki, kaybedecek bir tek saniyemizin dahi olmadığı kanaatindeyiz.

 

Haydat Doktrini gereğince üç denize çıkmayı veya muhayyel büyük Ermenistan’ı kurmayı hedeflemiş Ermenilerin, toprak talebinde bulundukları güzergahlar üzerinde, bir tek ermeni dahi yoktur. Bunun içindir ki, Ermeni-Kürt köken birliği üzerinde durulmaktadır. Nitekim güneyde kendilerine vaat edilmiş olduğuna birilerinin inandıkları topraklarda bir tek Musevi yok iken, Musevi Kürt tezi geliştirilebilmektedir. İddialı olduğunuz topraklara, iskan edebileceğiniz halkınız yok ise, oraların halkının sizden olduğunu anlatırsınız ki, yapılmakta olan da budur.

 

Türk Türkolog’u bu sorunu çözebilir, çözmelidir, çözmek zorundadır. Evvela karşı strateji olarak Türklüğün gerçeğine uygun tanımı üzerinde durulabilmelidir. Kültürümüzde olamayan ve Türklüğe mal edilmek istenilen şoven ithamların da bu projenin bir tezahürü olduğu oyununa karşı istikamet belirlenebilmelidir. Türklüğün bir kültür olduğu bir yaşan algılayışı olduğu ve yakalanan bu düzeyin birlikte yaşanılan halklarla beraber üretilip geliştirildiği anlaşılıp anlatılabilmeli. Bu toprakların Türk kültür coğrafyası olduğu ancak geniş anlamda Türkoloji ile kotarılabilir.

 

Öğrencilerimizin yaşındaki evlatlarımız Mehmetçiğimizin, Türklüğü korumak için hayatlarını ortaya koydukları bu savaşta, Türk Türkolog’u daha fazla bir şey yapabilmeli, aydınları cephe savaşı olan Çanakkale’deki ecdadına Türkologlar layık olabilmenin farklı yollarını arayabilmeli.

 

Bu yol bize göre, yeni Türkolog dınunun iyi belirlenebilmesinden geçer. Türkiye 80-100 üniversitesi ile, her branştan binlerce düşünen, takip eden ve üreten beyine sahiptir. Ancak maalesef bu potansiyelde stratejik misyon yok denecek kadar azdır. Yapılan büyük ölçüde bilgi yüklenmiş olmak ve bilgi taşıyıcılığı yapmaktır. Buradan hareketle denilebilir ki, Türkiye sempozyum bildirileri büyük ölçüde geçmişte kalmakta, günümüze ışık tutamamakta veya teferruattan kurtulup, çözüm üretici olamamaktadır. Bize göre, planlı bir girişimle stratejist edinme projeleri geliştirilmelidir. Bu geniş Türkoloji tabanındaki stratejist kadrolar yetiştirilebilmeli. Türk aydını, biribirini, yakın veya uzak geçmişi suçlamayı bırakıp, stratejist niteliği de olan kadrolar yetiştirmelidir. Buradan hareketle, verilen her bildirinin değerlendirilmesinde, bildiri günümüz sosyal bilimler içerikli milli sorunları ile ilişkilendirilebilmelidir. Sebep-sonuç ilişkileri günümüz tehditleri ile bağlantılanamıyor ise, bir şeyleri kısmen de olsa eksik yapıyoruz. Veya sempozyum nihai değerlendirmesi bu açıdan ele alınamaz ise, oryantalistlerin ve onların Truva atlarının etkinlikleri önlenilemez. Amaç sempozyum yapmak değildir. Sempozyumlar ve benzerleri olan diğer faaliyetler, anti emperyalist mücadele için bir vasattırlar.

 

Bir taraftan diyeceksiniz ki; 100 yıl evvel binlerce misyoner yetiştirildi. Bu yetiştirme ve göreve sevk etme aralıksız devam etmektedir. Bu faaliyeti ortak hedefi Müslüman Türksün Anadolu oluşturmaktır. Bu hedefin değişmediği, Sevr’in amacının sürdürüldüğü, Ermenilik, etnik bölücülük, Pontusculuk gibi alanlarda ortak payda taşıdığı tespit edilmiştir.

 

Diğer tarafta; yetişmiş sosyal bilimci ordunuzdan hizmet beklerken, bu potansiyelinize stratejik bir misyon kazandırmayacaksınız. Bize göre, Türk devlet adamı, Türk diplomatı, Türkoloji ile donatılmalıdır. Bu yapılmıyor ise, Türk Türkolog, Türk sosyal bilimci, tarihçi, dilci, edebiyatçı, sosyolog ve diğerlerine diploması bilimci kazandırılmalı. 21. yy.ın Türk Kültür milliyetçisi derken bunu kastediyoruz. Üzerinde durmaya çalıştığım arayışı Türk Ocakları başlatabilir ve bu Trabzon Türk Ocağına yakışır. Katıldığımız bu sempozyumun başarısı da göstermiştir ki, Trabzon Türk Ocakları bu şerefli görevi hak etmektedir.

http://turkoloji.cu.edu.tr/HALKBILIM/kalafat_cepni.pdf

 


Tarih: 14:17, 9/2/2007 Kategori: KulturVeTabiatVarliklari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Samsun Reji Müdürü Ahmet ZİYA'nın Kitabı


AHMET ZİYA
SAMSUN REJİ MÜDÜRÜ
1925 KANUN CEZA VE TEFERRUATI
920 SAYFA 14X19 CM.

 

http://urun.gittigidiyor.com/SIRTI-DERI-CILDINDE-TERTEMIZ-OSMANLICA-KITAP_W0QQidZZ3346336


Tarih: 11:30, 8/2/2007 Kategori: KulturVeTabiatVarliklari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

Amisos Hazinesi Samsun Tarihine Işık Tutuyor


16 Mayıs 1940 Samsun

 

 

 

SAMSUN ARKEOLOJİ VE ETNOGRAFYA MÜZESİ     

Samsun şehri dolaylarında Tekkeköy, Öksürüktepe, Toramantepe, Bafra İkiztepe ve Cedit sırtlarında yapılmış olan kazılarda çıkan tarihi eserler sergilenmektedir.

     

Samsun'da Fuar alanı içinde bulunan Arkeoloji-Etnografya Müzesi'nin inşaatına 1976 yılında başlanmış ve 19 Mayıs 1981 günü ziyarete açılmıştır. Müze orta salon ve simetrik olarak yapılmış iki yan salondan ibarettir. Orta salonda antik Amisos kentinde ortaya çıkarılan Roma İmparatoru Alexander Severus (M.S. 222-235) zamanında yaptırılan ve M.S. 5. yüzyıl sonlarında Bizans Döneminde tamir edilen mozaik teşhir edilmektedir. Mozaik taban üzerinde çeşitli mitolojik sahneler simetrik olarak işlenmiştir. Merkezde Akhilleus ve Thetis'in yer aldığı Troia savaşı ile ilgili sahne, bu sahnenin dört köşesine yerleştirilmiş panellerde mevsimleri simgeleyen portreler ve mevsimlerin arasındaki dikdörtgen panellerde Nereidler ve deniz yaratıkları tasvir edilmiştir. Bu figürlü sahnelerden ayrı olarak dikdörtgen bir panelde de kurban kesme sahnesi işlenmiştir. Söz konusu mozaiğin kalan kısımları çeşitli geometrik ve bitkisel motiflerle süslenmiştir.

   

Gene orta salonda antik Amisos kentinde ortaya çıkarılan mezar odasında Müze Müdürlüğü'nce yapılan kurtarma kazısı sonucunda ele geçirilen Amisos hazinesi sergilenmektedir. Bir erkek, bir kadın ve bir kız çocuğuna ait olan altın takılar (taç, bilezikler, kolyeler, gerdanlıklar, küpeler, düğmeler, elbise süsleri, yüzük vs.) müzenin en göz alıcı eserleridir. Hellenistik Döneme ait bu eserler zamanın sanat ve işçiliğini tüm ihtişamı ile göz önüne sermektedir.

    

Yine bu bölümde Klasik, Hellenistik, Roma, Bizans, Selçuklu, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerine ait sikkeler teşhir edilmektedir.

 

Orta salonun sağ tarafında yer alan salonda Samsun ve çevresinde ele geçen Kalkolitik, İlk Tunç, Hitit, Hellenistik, ve Roma Dönemlerine ait eserler kronolojik olarak sergilenmektedir. Bunlardan Bafra İlçesi, İkiztepe Köyü'ndeki İkiztepe Höyüğü'nde İstanbul Üniversitesi'nce yapılan sistemli arkeolojik kazılarda ele geçirilen Kalkolitik, İlk Tunç ve Hitit çağlarına ait bronz, kemik, taş ve pişmiş toprak eserler ayrı bir önem taşımaktadır. Bronzdan her iki yüzü kabartmalı mızrak ucu, İkiztepe halkının maden sanatında ne kadar ileri bir seviyede olduğunu gösteren örneklerden biridir. Ayrıca İkiztepe'de bulunan; İlk Tunç Çağına ait ameliyatlı kafatasları da müzenin dikkat çeken bir bölümünü oluşturmaktadır. Bu salonda sergilenen bronzdan çıplak atlet heykeli (M.Ö. 5.yüzyıla özgü orijinalinin M.S. I.yüzyıla özgü kopyası) müzenin en gözde eserlerinden biridir.Kollarını bulana ödül vaat edilmiştir.

 

Diğer yan salonda ise Samsun yöresinden müzeye intikal etmiş olan etnografik nitelikte eserler; bindallılar, peşkirler, cepkenler, para ve saat keseleri, el yazması Kuran'lar, süs eşyaları, silahlar, mutfak eşyaları, halı ve kilim vb. eşyalar teşhir edilmektedir.

 

Müze bahçesinde Klasik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerine ait eserler sergilenmektedir. Bunlardan pithoslar, lahitler, steller, miltaşları, çeşitli mimarî parçalar ve kabartmalar müze ziyaretçilerinin ilgisini çeken eserler arasındadır.

 

2 bin 400 yıl önceki tekniklerle yapılan altın süs eşyalarının, ziyaretçilerin büyük ilgisini çektiğini belirten Samsun Müze Müdürü Muhsin Endoğru, “Amisos hazinesi 2 bin 400 yıllık tarihi ile Samsun’a ışık tutuyor. Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi’nde sergilediğimiz bu eserin yüzde 80’i som altından. İnce işçiliği ve kalitesi ise diğer bir özelliği. Sergilediğimiz bu hazine Cedit Mahallesi’nde Amisos Antik kenti içerisinde 5 adet mezardan ortaya çıkarıldı.Yapılan kazılar sonucunda mezarlardan 64 parça eser bulundu. Müzemizi ziyaret eden turistler, 2 bin 400 yıl önceki tekniklerle altına böylesine güzel şekil verilmesine hayranlık duyuyor.” dedi.

 

Samsun Arkeoloji ve Etnoğrafya Müzesi’nde Amisos hazinesinden sonra en fazla ilgiyi Milattan Önce (MÖ) 3000 yılında yapılan 3 adet ameliyatlı kafatası görüyor. Endoğru, kafataslarıyla ilgili Hacettepe Üniversitesi’nin yaptığı incelemenin sürdüğünü söyledi.

 

Türkiye’de Samsun’un en fazla define kazısı yapılan yerlerden birisi olduğunu ifade eden Muhsin Endoğru geçtiğimiz yıl 20 yerde define kazısı yaptıklarını kaydetti.

 

Endoğru, 17 bine yakın eser sergilenen müzede en büyük grubu ise sikkelerin oluşturduğunu söyledi. Geçtiğimiz yıl müzeye çeşitli yollardan 600 eser kazandırıldığını kaydeden Endoğru, şunları söyledi: “Envantere kaydedilen bu eserlerden 450 tanesini satın aldık. 50 tanesi ikiztepe kazılarından müzemize kazandırıldı. 100 ‘e yakın eser ise kaçakçılardan (istirdat) yoluyla girdi. Tüm bu eserler 3 ayrı müzede sergileniyor. Vatandaşlar tarafından müzemize olan ilgi az. Sergi salonumuzda çeşitli etkinlikler düzenleyerek bu ilgisizliği ortadan kaldırmaya çalışıyoruz. Vatandaşlarımız kültürleriyle ilgili her türlü bilgiyi müzemize baş vurarak alabilirler.”

 

 

SAMSUN ATATÜRK MÜZESİ

Samsun Eski Fuar alanı içinde 19 Mayıs Galerisi olarak inşa edilmiş, 1 Temmuz 1968'de ziyarete açılmıştır. Tamamen taş ve renkli mermerlerle inşa edilen müze binası anıtsal ve etkili bir görünüme sahiptir. Ön cephesindeki basamaklar ve bir friz halinde Kurtuluş Savaşı'nı temsil eden kabartmalar binaya hareket kazandırmaktadır. Müzede Atatürk'e ait 114 eser teşhir edilmektedir.

 

Müzedeki eserler üç bölümde sergilenmektedir. Giriş ve çıkış bölümlerinde Atatürk'le ilgili çeşitli kitaplar, Atatürk'ün Samsun'a gelişinde çekilmiş kronolojik bir sıraya göre düzenlenmiş fotoğraflar yer almaktadır. Samsunluların Atatürk'e armağan ettikleri yöresel tütün yapraklarından oluşan bir tablo da müzede sergilenmektedir. Arkadaki büyük salondaki vitrinlerde Anıtkabir Müzesi'nden getirilen Atatürk'e ait şapka, kostüm, eldiven gibi giyim eşyaları ile silahlar, bastonlar, yemek takımı vb. eşyalar sergilenmektedir.

 

Orta salonun çıkışında sağda; müzeyi ziyaret eden devlet erkânının ziyaretleri sırasında istirahat ettikleri, ziyaretleri ile ilgili izlenimlerini yazılı olarak dile getirdikleri bir bölüm yer almaktadır.

 

      

SAMSUN BANDIRMA VAPURU

Büyük önder Mustafa Kemal Atatürk'ü, 9. Ordu Müfettişi olarak 18 arkadaşıyla birlikte İstanbul'dan Samsun'a getiren Bandırma Vapuru, Bağımsız Türkiye Cumhuriyeti'ne giden yolda çok önemli bir görev yaparak tarihteki yerini almıştır.

 

Bandırma Vapuru, "Torocarderto" adıyla 1878 yılında İskoçya'da yolcu ve yük gemisi olarak inşa edilmiş ve 5 yıl boyunca bir şirket tarafından çalıştırılmıştır

 

1883-1910 yılları arasında Yunan bir armatörce, Osmanlı Deniz Yolu İşletmesi'nde (İdare-i Mahsusa) kayıtlı olarak "Panderma" adı verilerek kuru yük gemisi olarak kullanılmıştır.

 

16 Mayıs 1919 günü 9.Ordu Müfettişi (Mirliva) Mustafa Kemal ve 18 arkadaşını İstanbul'dan alarak, 19 Mayıs 1919 günü Samsun'a ulaştırdıktan sonra, posta gemisi olarak görevine devam etmiştir.

 

Bandırma Vapuru 1925 yılında hizmet dışı bırakılmış ve sökülmüştür.

 

Bandırma Vapuru'nun gerçek ölçülerindeki (47.70m x 6,83m x 4.27m) örneği Samsun Valiliğince , çevre düzenlemesi Samsun Valiliği ve Samsun Büyükşehir Belediyesi Başkanlığınca yaptırılarak Doğu Park sahili ve alanı içinde müze gemi olarak 19 Mayıs 2003 tarihinde ziyarete açılmıştır.

 

 

SAMSUN HAYVANAT BAHÇESİ   

Sevgipark'ın yanına, yaklaşık 22 dönümlük arazi üzerine yapılan Karadeniz Bölgesi'nin en büyük hayvanat bahçesi insanlara ve özellikle çocuklara hayvan sevgisini aşılamak, tabiatın bu güzelliklerini insanlığın hissetmesini sağlamak amacıyla Samsun halkının ziyaretine açılmıştır.

 

Çocuklarımıza hayvan sevgisini tattırmak, hayvanların güzelliğini, tabiatın bu güzelliklerini insanlığın hissetmesini sağlamak sanırım en güzel şeylerden bir tanesi. Buraya daha ziyade evcil hayvanlar koyarak yaşama sevincini, doğa sevgisini geliştirmek amacındayız. 22 bin 300 metrekare büyüklüğünde bir arazi üzerine kurulan hayvanat bahçesi, Karadeniz Bölgesi'nin en büyük hayvanat bahçesi.

 

Hayvanat bahçesinde sülün ve ördek cinsleri, kuğu, tavus kuşları, devekuşu, tilki, ayı, deve, midilli atları, maymun, köpek, puma ve aslan bulunuyor. Yaz aylarında çocuklar midilli atları ile gezebilecek, çocuklar ata binme zevkini tadabilecekler. Ayrıca geçtiğimiz günlerde Samsun Büyükşehir Belediyesi Hayvanat Bahçesi'nde ilk doğum gerçekleşti. Safinaz ismindeki 4 yaşındaki deve, bir erkek yavru dünyaya getirdi. İsmine Samsun halkı karar verecek. Hayvanat bahçesi 400 milyar liraya mal olmuştur.

 

DOĞU PARK ALANI

Sahildeki görsel çirkinlikler bir bir ortadan kaldırılıyor. Bu çalışmanın ilk başlangıcı olan Doğu Park’ın görüntüsü yapılan düzenlemelerle şehre kazandırıldı. Doğu Park’a yeni giriş, yürüyüş yolları, kafeteryalar,anfi tiyatro gibi yeni inşaatlar yapılarak düzenlendi. Sulama sistemi çalışmaları bitirilmiştir. Sulama projesine paralel olarak 1500 ağaç dikilerek ağaçlandırma çalışması yapılmaktadır. Şu ana kadar çeşitli boy ve büyüklükte 1100 adet fidan dikimi gerçekleştirilmiştir. .

 

Bandırma Gemisi önü İlk Dalga Parkı ve Tören Alanı yapım çalışmaları tamamlanmıştır.

 

Kent yaşamının gürültülü ve stres yüklü ortamından kurtulmayı düşünen insanlarımız için düzenlenen Doğu Park, yoğun çalışmalar sonucu adına uygun ve her kesimden insanlarımızca tercih edilen bir mekan haline dönüştürüldü. Yaklaşık 150 dönüm alan üzerine kurulu Doğu Park'ta önce mezbele görüntüsüne son verilen çevre temizliği ile işe başlandı.Piknik alanları, yürüyüş yolları, koşu parkuru, piknik için sabit masa ve banklar, havuz, basketbol sahası ve tüm alanın aydınlatması gerçekleştirildi

/Şükriye ZAMAN

www.cokluzeka.com

 


Tarih: 16:21, 7/2/2007 Kategori: KulturVeTabiatVarliklari
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

Samsun Devlet Hastahanesi


Canik Guraba Hastanesi / SAMSUN MİLLET HASTANESİ / SAMSUN DEVLET HASTANESİ

 

TARİHÇE

1895 yılında Canik Sancağına Mutasarrıf olarak tayin edilen Hamdi Simavi Bey tarafından başlatılan hastane inşaatı 1902 yılında tamamlandı.

 

50 yatak kapasiteli bu hastanenin ilk doktoru Fransa’dan getirilmişti (Mösyö Latour). Bu sıralar hastanede bir baştabip yoktu. Avrupai bir yönetim hakimdi. Hastane bir yönetim kurulu tarafından yönetiliyor, bu kurul tarafından tayin edilmiş bir hastane müdürü bütün işlerden sorumlu olarak görev yapıyordu. Daha sonraları bu sistem değiştirildi, hastaneye ilk baştabip olarak Op.Dr.Yorgaki Bey tayin edildi. Bu tarihlerde de hastanenin ismi “Canik Guraba Hastanesi” olarak değiştirildi. Bu isim Cumhuriyetin ilanına kadar devam etti.

 

1.Dünya Harbi sırasında hastane doktorsuzluktan bir ara faaliyetlerine ara vermek zorunda kaldı. 1919 yılında işgal kuvvetleri hastane yönetimine de el koydu. Bu güçlerin 1920 yılında Samsun’u terk etmeleri üzerine hastane tekrar bir kurula devredildi.

 

Büyük Atatürk’ün Cumhuriyeti ilanını müteakip hastanenin ismi “SAMSUN MİLLET HASTANESİ” olarak değiştirildi.

 

1924 yılında Özel İdarece işletilmeye başlanan bu hastane 1954 yılında bütün yurtta olduğu gibi Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanlığı’na devredildi. “SAMSUN DEVLET HASTANESİ” ismini aldı. Bu arada kurulan Samsun Devlet Hastanesi Yardım Derneği (halen faaliyette olup, 1983 tarihinden itibaren KAMU YARARINA ÇALIŞAN DERNEK hüviyetine kavuşmuştur.) Bakanlığın çalışmalarına katkıda bulunmak üzere  30 yataklı ek bir pavyon yaptırarak hastanenin yatak kapasitesini 80’e çıkartmıştır. Dernek bu çalışmalarına muntazam devam etmiş, hastaneye bir çamaşırhane, bir poliklinik yaptırmıştır. 1969 yılında ise Derneğin yaptırdığı ek binalarla hastanenin yatak sayısı 160’a ulaşmıştır.

http://www.samsundh.gov.tr/

 


Tarih: 15:42, 4/2/2007 Kategori: KulturVeTabiatVarliklari
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı

<- | Sonraki Sayfa ->