Hakkımda
İlimiz Samsun ile alakalı her şey; tarih, kültür, edebiyat, siyaset, magazin...
Samsun Kent Kültürü Dergisi Arşivi
wowturkey.com Samsun Fotoğraf Arşivi Ziyaret Ediniz
Bağlantılarım
*
*
*
Kategoriler
LİNK
samsun01
samsun02
samsun03
samsun04
samsun05
samsun07
samsun09
Kent Kültürü
Yakakent ve Alaçam Memleket Mektupları
|
Kurtuluş Savaşı -II

Direniş Hazırlıkları
İTİLÂF DEVLETLERİ, Anadolu'da işgalleri dışında kalan bölgelerin anarşiye doğru yuvarlandığını görüyorlardı. Birçok yerde kanun, düzen diye bir şey kalmamıştı. Eşkıya çeteleri, Balkan Savaşından önce Makedonya'da olduğu gibi, ülkeyi haraca kesmeye başlamışlardı. Halk dehşet içindeydi. Eşkıyalar yolcuları pusuya düşürüp soyuyor, işkence ediyor, adam öldürüyorlardı.
Türkler. İtilâf Devletlerinin ülkenin tümünü işgal altına almalarından çekiniyorlardı. Oysa, onların bunu yapmaya ne istekleri, ne de olanakları vardı; durumu düzeltmek için de Türk makamlarının işbirliğine güvenmek zorundaydılar. Fakat, Türklere çok ağır geleceği kesin olan barış koşulları açıklandığı vakit, bu işbirliğini kaybedeceklerini de anlıyorlardı. Öyle ki Türklerin, Anadolu'daki Hıristiyanlar üzerinde bir misillemeye girişmeleri bile akla gelebilirdi.
İtalyanların, kendi toprak istekleri uğruna, Türkleri Yunanlılara karşı kışkırttıkları İzmir dolaylarında, durumun daha da alevlenmesini, ancak limandaki iki İngiliz savaş gemisi önleyebiliyordu. Samsun'da görevli İngiliz komutanı, Yunanlıların bağımsız bir Pontus krallığı kurmak hülyasını güttükleri bu bölgedeki durumu açıklayan bir rapor göndermişti. Yüksek Mütareke Komisyonu bu raporu, Damat Ferit Paşa'ya ileterek hükümetin Rum köylerini Türk tecavüzünden korumak, kanun ve düzeni yeniden kurmak için derhal önlem alması dileğinde bulundu. Komisyonun düşüncesine göre bu bir insanlık göreviydi. Hükümet bunu yapmazsa, işgal kuvvetleri duruma el atmak zorunda kalacaklardı. Damat Ferit Paşa telaşlandı, ilk iş olarak Dahiliye Nazır vekilini çağırttı. İyi bir rastlantıyla bu zat, Mustafa Kemal'le Ali Fuat'ın daha önce görüşmüş oldukları Mehmet Ali Bey'di. Mustafa Kemal'in istediklerini yerine getirmek için fırsat kollayan Mehmet Ali Bey'in eline böylece bir şans geçmiş oldu.
Damat Ferit, ne yapmak gerektiği üzerinde düşüncesini sordu. Mehmet Ali Bey, İngilizlerin raporundan durumun artık İstanbul'dan denetimine olanak kalmadığı gibi, yerel makamların da bununla başa çıkacak güçte olmadıklarının anlaşıldığını söyledi. Ona kalırsa, tek çözüm yolu, hükümetin kendisine güvenebileceği genç ve enerjik bir subayı Samsun'a göndermekti. Görevi, askeri ve idari unsurları, kanun ve düzeni sağlayabilecek güçlü bir yönetim altında toplamak ve böylece İngilizlere güvenlik vermek olacaktı. Ferit Paşa bu işi yapabilecek bir subay göstermesini isteyince, Mehmet Ali Bey, Mustafa Kemal'i öne sürdü.
Damat Ferit birden karar veremedi. Mustafa Kemal'den biraz kuşkulanırdı. Öte yandan bu, onu uzaklaştırmak için iyi bir fırsat sayılabilirdi. Önce sicilini incelemek, ardından da ne çeşit bir adam olduğunu kendi gözüyle görmek istediğini söyledi. Mehmet Ali Bey, ikisini, Cercle d'Orient'de bir akşam yemeğinde karşı karşıya getirdi. Mustafa Kemal de iyi etki bırakacak şekilde davranmaya dikkat etti.
Kısa bir süre sonra Harbiye Nazırı Şakir Paşa kendisini çağırtarak, Sadrazamın düşüncesini açıkladı. Damat Ferit, Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gidip Türklerle Rumlar arasındaki durum hakkında bir rapor hazırlamasını uygun görmüştü. Kemal, tereddüt etmeden cevap verdi: 'Sevinerek giderim. Fakat, görevim yalnız bundan mı ibaret olacak?'
'Evet, öyle karar verildi.'
'Pekâlâ! Yalnız, müsaade buyurursanız tayinim usulü dairesinde yapılsın. Zâtiâlinizi bununla fazla meşgul etmeyeyim. Bu konuda Genelkurmay Başkanıyla görüşsem olur mu?'
Nazır, 'Tabii' dedi. 'Öyle yaparsınız.'
O sırada Genelkurmay Başkanı, Yedinci Ordu komutanlığında önce kendi yerine geçen, sonra da kendisinin yerine geçmiş olduğu eski dostu Fevzi Paşa'ydı. Ancak kendisi hasta olduğu için Mustafa Kemal, onun yerine vekiline başvurdu. Burada da şansı ona yardımcı oldu. Çünkü Fevzi Paşa'nın yerine bakan Diyarbakırlı Kâzım Paşa (1) da hem dostu, hem Şişli'den komşusuydu. Mustafa Kemal, ona düşüncelerini çok kez açıklamıştı.
Kâzım Paşa'nın Mustafa Kemal odasından içeri girinceye kadar, böyle bir görevden haberi bile yoktu. Gözlerindeki ifadeyi görünce gülerek, 'Ne oluyor?' diye sordu. Kemal, Kâzım'ın âmirlerinin, kendisini başlarından atmak için bir görev uydurmuş olduklarını söyledi. Bu da onun işine gelmişti. Şimdi Kâzım Paşa'nın, Nazırın kendisinden tam olarak ne istediğini öğrenmesi gerekiyordu. Sonra birlikte ayrıntılar üzerinde çalışabilirlerdi.
Kâzım Paşa direktif alıp döndü. Mustafa Kemal, sadece Samsun dolaylarında Rumlara karşı koyan Türkleri cezalandırmakla kalmayacak, yakınlarında bulunan çeşitli milliyetçi kuruluşları da dağıtmakla görevlendirilecekti. Kemal, 'Mükemmel!' dedi, 'Haydi şimdi kâğıt kalem alalım...'
Başbaşa, Mustafa Kemal'e geniş bir çalışma alanı sağlayacak birtakım yetkiler uydurmaya koyuldular. Bu bir 'müfettişlik'görevi olacaktı. Asıl önemli nokta, kendisine geniş bir yetki sağlayabilmekti. Bütün Anadolu'ya emir verebilecek durumda olmalıydı. İki madde daha eklemek gerekiyordu: Samsun'un doğusundaki birliklere de komuta edebilmesi ve taşradaki valilere duyuruda bulunabilmesi için.
Kâzım Paşa kaşlarını kaldırdı, sonra gülerek, 'Vazifemiz,' dedi, 'Elimizden geleni yapmaya çalışacağız.' Bir taslak hazırladı, ertesi gün bir daha okuyup üzerinde düzeltmeler ve eklemeler yaptılar.
Kâzım Paşa, biraz şüpheyle, 'Bu yetkiler biraz fazla olmadı mı, Paşa?' dedi. 'Korkarım Nazır bunu kabul etmeyecek.'
'Pekâlâ... eğer kâğıdı imzalamak istemezse, hiç olmazsa mühürletmeye çalışın.'
Kâzım Paşa, taslağı alıp gitti. Nazır, biraz rahatsızdı. 'Siz yüksek sesle okuyun, ben dinlerim,' dedi.
Kâzım Paşa okuduğu sırada Nazır: 'Siz Üçüncü Ordu müfettişliği değil, Anadolu'nun tümüne yaygın bir müfettişlik kurmuşsunuz,' dedi. 'Bu da ne demek?'
Kâzım Paşa, bunun normal bir usul olduğunu söyledi. Kendi alanı dışındaki mülkî idare ile bağlantı halinde bulunmak da bir ordu müfettişinin görevleri arasında sayılırdı. (Anadolu Müfettiş-i Umumisi) unvanı ilk kez kullanılıyor değildi ki. Nazırın, imzasını atmaktan çekindiği belliydi. En sonunda Kâzım Paşa'ya başını kaldırıp gülümseyerek baktı ve mührünü alıp önüne atarak, 'Benim imzam şart değil,' dedi, 'şunu alın, kendiniz mühürlersiniz.'
Mustafa Kemal bunu duyunca, belgeye birkaç şey daha eklemek istedi. Kâzım Paşa, Nazıra bildirmediğini söyleyerek şakadan itiraz ettikten sonra bunları da yazdı. Sonra iki nüsha olarak temize çektiler. Kâzım Paşa ikisini de mühürledi ve bir tanesini: 'Paşa, inşallah başımıza bir iş açmazlar!' diyerek Mustafa Kemal'e uzattı.
Mustafa Kemal'in aldığı talimat, asayişin yeniden sağlanmasını ve şimdiki karışıklıkların nedenleri üzerinde bir soruşturma açılmasını; bütün silah ve cephanenin toplanıp depo edilmesini, başıbozuk birliklerin silahtan arınmasını ve bundan sonra her türlü asker toplamanın ve silah dağıtmanın önlenmesini kapsıyordu. Bu iş için kendisine beş vilâyet üzerinde doğrudan doğruya yetki tanınıyor, emrine de iki kolordu veriliyordu. Beş ayrı vilâyet üzerinde de dolaylı yetkisi olacaktı. Buralara isteklerinin dikkatle gözönüne alınması bildiriliyordu. Sonradan Harbiye ve Dahiliye Nazırları ile yapılan sözlü bir anlaşmaya göre bunlara iki vilâyet daha eklendi.
Mustafa Kemal bu belgeyi cebine sıkıca yerleştirmiş, Harbiye Nezaretinden ayrılırken 'inanılmaz şansı' karşısında heyecandan dudaklarım ısırıyordu. Düşman sandığı adamlar, ruhları bile duymadan, ona yardımcı olmuşlardı. Sonradan bu halini, 'Kafes açılmış, önümde geniş bir âlem vardı. Kanatlarını çırparak uçmaya hazırlanan bir kuş gibiydim,' diye anlatır.
Haberi bildirmek için, Rauf Bey'le beraber hemen, hâlâ hapiste olan Fethi Bey'i görmeye gitti. Hapishane müdürü onu büyük saygı göstererek karşıladı. Mustafa Kemal bir zamanlar ona büyük bir iyilikte bulunmuştu. 'Paşam,' dedi, 'haberi duyduk. Anadolu'ya gidiyormuşsunuz. Ne zaman emrederseniz istediğiniz kişileri serbest bırakır ve kendim de onlarla beraber orada size katılırım.'
Mustafa Kemal, bu sefer Fethi Bey'le yalnız kalabilmişti. Eskisinden daha rahat konuşarak kafasında dönüp duran ve nihayet şimdi 'gerçekleşme yoluna giren planlarını açıkladı. Kendi komutasında millî bir ihtilâl ordusu kuracak, Anadolu'da halk iradesine dayanan bir meclis toplayacaktı. Amacına ulaşmadan da İstanbul'a dönmeyecekti.
Atanmasının kesinleşmesi daha kabinenin onayına bağlıydı. Nazırladan bazılarının kendisine verilen yetkileri aşırı bulmaları tehlikesi vardı. Mehmet Ali Bey bunu da önlemenin yolunu buldu. Damat Ferit'i Cercle d'Orient'da kâğıt oynarken gevşek bir ânında yakaladı ve atama emrine imzasını attırdı. Öteki nazırların bu imzayı gördükten sonra itiraz edemeyeceklerini hesaplamıştı. Aralarında bir tek şüpheli olan Şeyhülislâmdı. Mustafa Kemal için, 'Bu adamın hilâfeti de, şeriatı da yıkmak istediği gözlerinden okunuyor,' dediği söylenirdi. Nihayet atama emri hükümetçe onaylandı ve 1919 yılı Nisan ayının son günü de Padişahın onayından geçti.
Damat Ferit, altın çerçeveli gözlüklerinin arkasında inik kapaklı gözleriyle Mustafa Kemal'i kabul etti. Kendisine tam yetki vermiş olduğunu bir kere daha tekrarlayarak, 'Bir isteğiniz olursa, doğrudan doğruya bana bildirin,' dedi. 'Hiç gecikmeden yerine getirileceğinden emin olabilirsiniz.' Mustafa Kemal, yaptığı seçimden dolayı Harbiye Nazırını tebrikten dönen Mehmet Ali Bey'i de gördü. O da doğrudan doğruya kendisi ile temas etmesini söylüyordu. Haberleşme zinciri böylece tamamlanmıştı.
Mustafa Kemal şimdi aşağı yukarı yirmi subaydan kurulacak maiyetini seçme işine girişti. İsmet Bey'i görerek emrindeki iki kolordudan birinin komutanlığını önerdi. Bu, Ali Fuat'ın Ankara'da bulunan Yirminci Kolordusuna karşılık, Sivas'ta kurulan Üçüncü Kolorduydu. Ancak, İsmet, kendisi için vakti biraz erken buluyordu. Kemal'in istediği işin ne gibi bir sonuç vereceğini, hattâ daha Anadolu'ya gidinceye kadar, nasıl bir gelişme göstereceğini bile pek kestiremiyordu. Bütün yurtseverliğine rağmen, bu derece riskli bir girişime atılacak karakterde bir insan değildi. Doğuştan temkinliydi. Üstelik sınırları açıkça belirlenmiş durumlara alışık, asker kafalı bir adamdı. Mustafa Kemal'in ilk karşılaşacağı mesele siyasi nitelikte olacak ve kaypak bir durumla uğraşmak zorunda kalacaktı. İsmet, Harbiye Nezaretinde emniyetli bir yerde bulunuyordu. Sarayda da tanıdıkları vardı. İstanbul'da kalıp olup bitenlere gözkulak olması daha işe yarayacaktı; ya da kendisi böyle düşünüyordu. Sonra Paris'teki, Barış Konferansına delege olarak gönderilmesi hâlâ mümkündü. Orada milliyetçiler hesabına çalışabilir, İtilâf Devletlerinin durumunu kollayabilir ve diplomatik oyunlardan bazılarını öğrenmeye fırsat bulabilirdi. Arkadan da Mustafa Kemal'e katılırdı.
Mustafa Kemal onun yerine kolordu komutanlığına Albay Refet Bey'i seçti. Refet de öteki beş yiğit gibi Kemal'in düşüncelerini eskiden beri paylaşanlardan biriydi. Selanik'teki ilk ihtilâl günlerinden beri tanışıyorlardı. Refet Bey, son zamanlarda İstanbul'da jandarma komutanlığı yapmış ve Mustafa Kemal ona rejimi burada, yerinde devirmek yolundaki tasarılarını açıklamıştı. Refet, ufak tefek, hareketli, şıklık meraklısı bir adamdı. Fransız kültürünün etkisiyle katı inançları alaya alan kıvrak bir zekâsı vardı. Süvari subaylığının parlak görünüşüne pek uygun düşen rahat, kayıtsız halleri birçok zor durumlardan sıyrılmasını sağlamıştı.
Sonra sıra Rauf a, bu yurtseverliği tartışılmaz, dürüst denizciye geldi. O Rauf ki, Batı dünyasının liberal ilkelerine sımsıkı bağlı ve İngilizlerin görenek ve geleneklerine hayran olduğu halde, bugün onların, karşısına düşman olarak dikildiklerini görüyordu. Onun da sivil kıyafetle Batı Anadolu'ya geçmesi, yolculuğa İzmir dolaylarında başlaması ve oralardaki durum ve çeşitli milliyetçi gruplar konusunda bilgi edinmesi kararlaştırıldı. Sonra Ankara'da Ali Fuat'ın karargâhına gidecek ve oradan Mustafa Kemal'le ilişki kuracaktı.
Mustafa Kemal, Samsun için planlarını yaparken, Lloyd George'la Venizelos da İzmir'le Batı Anadolu'da girişecekleri harekâtı tasarlamaktaydılar. O sırada Mr. Balfourun yerine İngiliz Dışişlerine bakan Lord Curzon, Türkiye'deki durumu artan bir endişeyle izliyordu. Mart sonlarına doğru kabineye verdiği muhtırada barış konferansının gecikmesi ve müttefiklerdeki galibiyet azminin azalması yüzünden, Türklerde direnme duygusunun canlanması tehlikesine işaret etmişti. 'Eski rejimi hortlatmayı uman ihtiyar Türkle, mümkün olsa zaferimizin ganimetlerini elimizden kapıp kaçmak isteyen genç Türk, İstanbul'un harap yangın kulelerinin tepesinden' müttefiklerin ne derece kararsızlık ve hayal kırıklığı içine düştüklerini seyrediyorlardı.
Lord Curzon'un bu sözlerine, İngiliz Dışişlerindeki bir avuç taraftarından başka kimse kulak vermedi. Müttefik Yüksek Konseyi şimdi İzmir ve dolaylarını Yunanistan'a vermeye niyetleniyordu. Lord Curzon bir muhtıra daha yazdı: 'Selânik'in iki adım dışarısında bile düzen sağlamayı beceremeyen Yunanlıların, Anadolu'nun böyle önemli bir kesimini yönetebileceklerine nasıl güvenilirdi? Yunan işgali gerçekleşince de göçmenlerin ülkede çıkaracakları karışıklık sonucu, değil yalnız Osmanlı İmparatorluğunun, hattâ halifeliğin bile bilfiil ortadan kalkacağını' ileri sürdü. Müslüman bağnazlığının bütün Batı dünyasını kapsayacak 'çılgın bir öfke' halinde patlak vermesinden korkuluyordu.
Bütün bunlar Lloyd George üzerinde hiçbir etki yapmadı. İtalya, Fiume sorunu yüzünden Yüksek Konseyden çekilince, Yunan planlarını gerçekleştirmek için beklediği fırsat eline geçmiş oldu. Türkiye masası uzmanlarının uyarmalarına karşın, Başkan Wilson'u da Yunanlıların tarafına çekmeyi başardı. İşi başından aşkın olan Clemenceau da itirazda bulunmayınca, Üç Büyükler mayıs başında Yunanlıların İzmir'i işgallerine izin vermeyi kararlaştırdılar. İtalyanlar, Konseye tekrar döndükleri vakit, bu karara istemeye istemeye de olsa resmen katıldılar. Venizelos, böylece dört büyük devlet adına hareket ettiğini ileri sürebilecekti. Ancak, Churchill'in dediği gibi bu işe pek 'baştan kara' girişmişti.
15 Mayıs günü bütün karşı koymalara ve uyarmalara karşın, Yunan birlikleri 20 bin kişilik bir kuvvet halinde İzmir'de karaya çıktılar. Yine Churchill'in deyişiyle 'Küçük Asya'yı istilâ ve fetih yolunda bayraklarını dalgalandırarak' demiryolu boyunca ilerlemeye başladılar. Bir koordinasyon yanlışı yüzünden İstanbul'daki müttefiklerarası Yüksek Komisyonun bu çıkarmadan resmen haberi yoktu. Rapor kendilerine bir toplantı sırasında verildi ve bir hükümet darbesi kadar şaşkınlık yarattı. Kont Sforza ağzından ağır bir lâf çıkmasın diye kendini zor tuttu ve kapıyı vurarak odadan dışarı fırladı. İtalyanlar hemen güney bölgesine asker çıkarmak yoluyla misillemeye girişti. Burası gizli bir anlaşma ile kendilerine verilmişti.
İzmir valisi işgal haberini İtilâf Devletlerinin deniz kuvvetlerinden öğrenmişti. Silâhlarını henüz teslim etmemiş olan birkaç birlikle karşı koymaya niyetlendi. Kararını İstanbul'a telledi. Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa daha önce bu çeşit bir istilâya kuvvetle karşı konulmasını bildirmişti. Gelgelelim şimdi Harbiye Nazırı, ona danışmadan, işgalin mütareke koşullarına uygun olarak yapıldığı nedeniyle, direnme gösterilmemesini emredecekti. Fevzi Paşa, bunun üzerine Nazıra istifasını verdi.
Yunanlılar böyle İzmir'e, geçit töreni yapar gibi, 'Yaşasın Venizelos!' diye bağırarak girdiler. Silahlarını çatıp çevresinde sevinçten dans ettiler. Şehirdeki bütün sivil Rumlar sokağa dökülmüş, Müslümanlara küfür yağdırıyorlardı. O sırada bir kaza kurşunu patladı. Arkasından da silahlar atılmaya ve kan dökülmeye başladı. Türk birlikleri beyaz bayrak çekerek bir nakliye gemisine bindirilmek üzere elleri başlarının üstünde rıhtıma yürütüldüler. Rumlar sürü halinde arkalarından giderek erlere yuha çekiyor, sopalarla vuruyor, başlarındaki fesleri paralıyorlardı. Fesini başından çıkarıp çiğnemeyi reddeden bir Türk albayını vurup öldürdüler. Vali de tutuklanmış, evlerinden çekilip alınan şehir eşrafıyla beraber, sırtına süngü dayatılarak rıhtımda yürümeye zorlanmıştı.
Bunun arkasından büsbütün azgına dönen Yunan askerleri yüzlerce Türkü şehit ettiler. Cesetlerini doğruca denize fırlatıp atıyorlardı. Amiral Calthorpe, neredeyse emir verircesine, Yunanlı amirale duruma hâkim olmasını bildirdi. Bazı Türk subayları, şehrin merkezindeki Yahudi mezarlığında bir miting yaparak Wilson prensiplerini ileri sürdüler ve her çeşit ilhaka karşı protestoda bulundular. Ancak Türk makamlarından hiçbir yardım görmedikleri için dağıldılar ve birçokları direnme yuvalan kurmak amacıyla ülkenin içerilerine yayıldılar. Bu arada Yunan kuvvetleri, geniş Menderes ve Gediz vadilerinden içeriye, Aydın ve Manisa'ya doğru ilerliyorlardı.
İstanbul halkı, İzmir'in işgal haberi karşısında şaşkınlıktan donup kalmıştı. Ama şaşkınlık duygusu, derin bir öfkeyle karışıp sertleşerek birden-bire milliyetçi hareketin canlanmasına yol açtı. Yurdun İtilâf Devletlerince işgali, nihayet önüne geçilmesi olanaksız bir felâket olarak kabul edilebilirdi. Ancak, yüzlerce yıldan beri küstah ve hain bir uyruk olarak bilinen Yunanlıların işgaline uğramak, hiçbir yurtsever Türkün sindiremeyeceği bir hareketti. Bu tam, Türkün savaşçı ruhunu bir kere daha ateşlemek için gereken kıvılcımdı. Sultanahmet Camiinin önündeki meydanda elli bin kişi toplandı. Çoğunun ellerinde siyah bayraklar vardı. Konuşmacıların arkasına ayyıldızlı kırmızı - beyaz bayrağı sembolik bir şekilde kapatan siyah bir örtü asılmıştı. Karalar giymiş, yüzü peçesiz bir kadın, ateşli bir konuşma yaptı. 'Kardeşlerim, yurttaşlarım' diyordu. 'Gecenin en karanlık olduğu ve hiç bitmeyecek sanıldığı zaman, gün doğuşunun en yakın olduğu zamandır.'
Bu kadın Halide Edip'ti. Kendisi politikaya atılmış sayılı Türk kadınlarından bir tanesiydi ve ileride yeni ihtilâlin saflarında güçlü bir rol oynayacaktı. Sonradan şunları yazmıştır:
'İzmir işgaline dair ayrıntıları öğrendikten sonra, girişmemiz gereken kutsal savaştan başka hiçbir şeyden söz edemez oldum. Türkiye, bu katillerin elinden, bu sözümona medeni Yunan ordularından temizlenmeliydi. Artık kişisel varlığımı unutmuş, sadece bu olağanüstü millî cezbe içinde bir birim olarak çalışıyor, yazıyor ve yaşıyorum,' Lord Curzon'un haklı olduğu böylece ispatlanmıştı. İşgal haberi Sultanın da gözlerini yaşartmıştı. Bir divan toplantısından çıkarken amcazadesi Abdülmecit Efendi'nin koluna yaslanarak: 'Bak, kadınlar gibi ağlıyorum,' dedi. Mustafa Kemal, haberi, hareketinden bir gün önce Babıâli'de Mehmet Ali Bey ve daha birkaç nazırla görüşmeye gittiği zaman duydu.
Mehmet Ali Bey: 'Yarabbim, ne küstahlık?' diye haykırdı. 'Duydunuz mu? Yunanlılar İzmir'i işgale başlamışlar.'
Mustafa Kemal: 'Bu da mı oldu?' diye sordu. Heyecanlanmış, fakat fazla şaşırmamıştı. Birkaç günden beri basında, bu çeşit bir harekete dair haberler görülmüştü. Çevresindeki nazırların telâşlı, şaşkın yüzlerine baktı. Sonra sükûnetle sordu: 'Ne yapmayı düşünüyorsunuz?' Aldığı umutsuz cevap, 'Protesto edeceğiz'den ibaret kaldı.
'Pek güzel. Ancak Yunanlıların ya da İngilizlerin bu protestoyla geri çekileceklerini mi sanıyorsunuz?'
Omuzlarını kaldırarak: 'Elimizden başka ne gelir?' dediler.
'Belki de alınacak daha kesin önlemler bulunabilir!'
'Ne gibi örneğin?'
Düşüncelerini açıklamadı, yalnız imâ yollu, 'Benimle beraber gelebilirsiniz,' dedi. Sonra Bahriye Nazırına, 'Beni Anadolu'ya götürecek gemi hazır mı?' diye sordu.
'Birkaç günden beri... Bandırma vapuru emrinize amadedir.'
Ertesi gün yola çıkacaktı. Yaveri, gemi süvarisine hitaben bir kâğıt yazdı, Nazır da imzaladı. Mustafa Kemal, nazırları şaşkınlıklarıma başbaşa bırakarak çıktı.
Bir akşam önce, daha işgal haberi duyulmadan, Damat Ferit Paşa'yla beraber yemek yemişti. Fevzi Paşa'nın yerine Genelkurmay Başkam olan Cevat Paşa da oradaydı. Ferit Paşa tasalı görünüyordu. Hakkı da yok değildi. Çünkü İngilizler Mustafa Kemal'in adını pek duymamış olmakla birlikte, bu müfettişlik tasarısının o kadar akıllıca bir iş olmadığını, baş tercümanları Ryan'la (2) kendisine bildirmişlerdi. Ferit Paşa onlara gerekli teminatı vermişti. Ama şimdi Kemal'e soruyordu: 'Komutanlığınızın tam sınırını bana harita üzerinde gösterebilir misiniz?'
Mustafa Kemal, kesinlikten kaçınarak eliyle şöyle bir iki vilâyeti gösterdi ve: 'Pek emin değilim,' dedi. 'Şöyle küçük bir yer olsa gerek.' Cevat Paşa'ya bir göz işareti yaptı, o da aynı şeyi söyledi. Sonra bu işe önem vermiyormuş gibi haritanın başından uzaklaştı. Sadrazam ferahlamışa benziyordu.
Yemekten sonra Cevat Paşa: 'Bir şey mi yapacaksın Kemal?' diye sordu.
'Evet paşam. Bir şey yapacağım.'
Ertesi gün Yıldız Sarayına gitti. Vahdettin kendisim huzura kabul etti. 'Paşam,' dedi. 'Şimdiye kadar devlete büyük hizmetlerde bulundunuz. Artık bunlar tarihe karıştı. Unutun onlan. Şimdi yapacağınız hizmet hepsinden daha önemlidir. Paşam, isterseniz ülkeyi kurtarabilirsiniz.'
Mustafa Kemal, Padişahın sözlerinden, 'Gücümüzü, kuvvetimizi kaybettik. Ülkeyi kurtarmanın tek yolu, İstanbul'u elinde bulunduranların isteğine boyun eğmektir,' sonucunu çıkarmıştı.
Padişaha: 'Merak buyurmayın,' dedi. 'Zâtı Şahanelerinin noktai nazarlarını pek iyi anladım. Emirlerinizi bir an bile aklımdan çıkarmam.'
Sultan kendisine başarılar diledi. Üzerinde kendi turası işlenmiş bir de altın saat armağan etti.
Artık her şey yolundaydı. Mustafa Kemal, Harbiye Nezaretine geldiği zaman Fevzi Paşa, görevini Cevat Paşa'ya devretmekle uğraşıyordu. Onun da aynı ruhla çalışacağına inanıyordu. Masanın üzerindeki haritaya eğilerek İstanbul'u gösterdi. 'Anlayamıyorum,' diye kükredi. 'Şuracıkta rahatımıza ilişmesinler diye bütün yurdu düşmana teslim ediyoruz Delilik bu, delilik.'
Cevat Paşa da aynı düşüncede görünüyordu. Mustafa Kemal, Fevzi Paşa'ya: 'Haklısınız,' dedi. 'Anadolu'ya haklı olduğunuzu ispat etmek için gidiyorum. Uzun uzadıya konuşmamıza gerek yok. Sizden bir tek şey bekliyorum. Bana yardım edeceksiniz.'
Cevat Paşa'ya döndü: 'Siz de, özellikle siz. Çünkü sorumlu bir mevkide bulunuyorsunuz. Birlikte çalışabilecek miyiz?'
'Şüphesiz.'
Mustafa Kemal bunun üzerine: 'Şimdi Ulukışla'da bulunan Yirminci Kolorduya hemen Ankara'ya hareket emri verebilir misiniz?' diye sordu. 'Yalnız, trenle değil, yürüyerek gitsinler.'
Cevat Paşa: 'Gereken emri veririm,' dedi. Doğrudan doğruya haberleşmek için özel gizli şifresini de Mustafa Kemal'e verdi
Artık Mustafa Kemal'in gidişine yalnız bir tek şey engel olabilirdi. O da İngilizlerin son anda girişecekleri bir hareket. Kendisi ve kalabalık maiyeti için gerekli vize bir hafta önceden, Harbiye Nazırlığında irtibat subayı olarak bulunan Bennett adlı genç bir İngiliz yüzbaşısı eliyle İngilizlerden istenmişti. Yüzbaşı listeyi okurken, askerlik yeteneği yüksek elemanlardan kurulmuş olduğu gözünden kaçmadı. Kendi üstleri o sırada orada olmadığından talimat istemek için listeyi Genel Karargâha götürdü. Oradaki nöbetçi kurmay subaya, bunun bir barış misyonundan daha çok bir savaş komitesine benzediğini söyledi. Kendisine biraz beklemesi bildirdi. Müttefik Yüksek Komisyonuna sormak gerekiyordu. Bir saat sonra Yüzbaşı Bennett'i çağırdılar, kendisine:
'Vizeleri verebilirsiniz,' dediler, 'Padişah'ın Mustafa Kemal Paşa'ya güveni tamdır.'
Böylece Mustafa Kemal, İngiliz yüksek makamlarından imzalı vizeyi eline geçirmiş oldu.(3)
Hapishaneye giderek Fethi Bey'i son bir kez daha ziyaret etti. Vedalaşıp ayrıldıktan sonra, Fethi'nin hapishane arkadaşları ortada bir şeyler döndüğünü anladılar. Fethi Bey sinirli ve düşünceli görünüyor, sorulara nezaketle kaçamaklı cevaplar veriyordu. Bir şey söylememeyi tercih ederek yatağına uzandı, yüzünü duvara dönerek uyur gibi yaptı.
Ama sonra dayanamayarak komşusu Yunus Nadi'ye, Mustafa Kemal'in ertesi gün yola çıkacağını ve onun gideceği yere sağsalim vardığını öğreninceye kadar, üç gün gözüne uyku girmeyeceğini açıkladı. Gerçi İngilizler durumdan habersiz görünüyorlardı. Ama içlerinden bu işlere aklı eren bir iki subay pekâlâ onun vapura binmesine engel olabilirler, ya da gittikten sonra arkasından kovalayabilirlerdi.
Fethi Bey: 'Doğum sancısı çekeceğiz,' dedi. 'Aman ötekilere bir şey sezdirmeyelim. Hattâ bundan burada konuşmasak daha iyi.'(4)
Mustafa Kemal, İstanbul'daki son gecesini Beşiktaş'taki evde annesi ve kızkardeşiyle beraber geçirdi. Zübeyde Hanımın yatağının başucunda bir sininin çevresinde bağdaş kurup oturdular. Kendilerine, nereye olduğunu bildirmeden 'çok önemli bir görevle' derhal yola çıkmak üzere olduğunu söyledi. Haber almalarına kadar birkaç gün geçecekti. İşi başarabilmesi için kafasının rahat olması gerekiyordu. Ne onlar kendisi için üzülmeli; ne de o, onların üzüntülerini kendisine tasa etmeliydi. Bankaya para bırakmıştı, ihtiyaçları oldukça ya kendi mühürleriyle ya da onun mührüyle çekebilirlerdi.
Zübeyde Hanım haberi duyunca fenalık geçirdi. Sonra sağlığına ve başarısına dua etti. Makbule, şaşkınlığını gizleyemedi. Eskiden savaşa giderdi, çarpıştığını bilirlerdi. Ancak bu sefer nereye, ne yapmaya gittiğini kestirmek zordu. Kemal, son kez vedalaşmak için Şişli'ye geldi. Kemal gittikten sonra da Makbule'yi teselli ederek bir asker kardeşi olarak hiçbir zaman gözyaşı dökmemesini, yabancıların önünde kederini ortaya vurmamasını tembih etti. Sonra oturarak, belki de günlerce, onun sağ salim gideceği yere vardığını kendilerine bildirecek olan telefonun çalmasını beklemeye başladılar.
Bir Yunanlıdan satın alınmış İngiliz yapısı küçük bir şilep olan Bandırma, rıhtıma yanaşmış bekliyordu. Rauf Bey Mustafa Kemal'i rıhtıma kadar geçirdi, ama uğurlamaya gelecek olan Mehmet Ali Bey, ikisini birarada görmesin diye, çabuk ayrıldı. Kendisi de bir hafta sonra birkaç arkadaşıyla birlikte gizlice yola çıkacaktı. Kafileye son dakikada katılan Refet Bey'in vizesi yoktu. Ancak o böyle şeylere aldırmayacak kadar becerikli bir subaydı. Ağabeysinin kendisi için satın almış olduğu bir düzine atı, vapura yüklemek bahanesiyle, rütbe işaretlerini çıkararak içeriye girdi.'Vapur Boğaz'dan çıkıncaya kadar atların arasında saklı kaldı.
Bandırma, 16 Mayıs akşamı yola çıktı. Mustafa Kemal, İngilizlerin vapuru yolda batırmaya, ya da kendisini yakalamaya kalkışmalarından çekiniyordu. Rauf bu düşüncede olmadığını söylemişti. İngilizlerin böyle bir niyeti olsa kendisini yola çıkmadan alıkoyarlardı. Refet Bey de korkusunun boş olduğunu söylüyordu. Ancak, Mustafa Kemal işi rastlantıya bırakmak niyetinde değildi. Bindikleri vapur, açık denize dayanacak bir tekneye benzemiyordu, pusulası bozuktu, süvarisi de pek usta görünmüyordu. Mustafa Kemal ona rotasını değiştirmesini ve kıyıya yakın gitmesini emretti. Böylece bir düşman gemisi yollarını kesecek olursa kendilerini çabucak karaya atabilirlerdi.
Bu arada İngilizler, Mustafa Kemal'in bu yakın zamanda yola çıkışının arkasından neler gelebileceğini nihayet anlar gibi olmuşlardı. Yüksek Komisyonda ataşemiliter olarak bulunan Wyndham Deedes,(5) geceyarısı Babıâli'ye, Sadrazamı uyarmaya koştu. Ancak, Ferit Paşa koltuğunun arkasına yaslandı. İki parmağının ucunu şaklatarak yavaşça, 'Çok geç kaldınız, ekselans,' dedi. 'Kuş uçtu bile.'
Buna rağmen İngilizler, vapuru yakalamaya kalkışmadılar. Bandırma, 19 Mayıs 1919'da fırtınalı bir havada Samsun limanına demir attı.(6)
Yeni genel müfettişi ve maiyetini karaya çıkarmak için kıyıdan kayıklar geldi. Mustafa Kemal, küçük limanda rıhtım işi gören derme çatma tahta iskelelerden birine çıktı. Küçük bir birliğin başında üç subay ile şehrin ileri gelenlerinden iki kişi tarafından karşılandı. Kendisini bir Rum evine götürdüler. Karargâhını burada kurdu. Evin bulunduğu tozlu caddenin birkaç yüz metre aşağısmdaki yerel banka binasında da bir Fransız ve iki İngiliz denetim subayı oturuyorlardı.
Böylece, Yunanlıların Ege kıyılarına işgal bayrağını dikmelerinden birkaç gün sonra, Mustafa Kemal de kurtuluş sancağını Karadeniz kıyılarına dikmiş bulunuyordu. Şimdi Anadolu savaşı başlayacaktı. Türk milletinin tarihinde yeni bir yaprak açılmıştı.
1 Kâzım İnanç.
2 Sonradan Sir Andrew Ryan, KBE, CMG
10 Padişah'ın bazı yakınları onun o sırada iki taraflı bir politika izlediğini ileri sürerler. Br yandan dışarıya karşı Ferit Paşa'yı tutarken, bir yandan da gizlice milliyetçileri teşvikten geri kalmazmış. Bu konuda kendine Diş Paşa diye lâkap taktığı Sami Günzberg'e açılırmış. Mustafa Kemal'in başarısından sonra, bir gün, daha sonraları Sadrazam olan Ali Rıza Paşa'nın da önünde, artık yapacak hiçbir şey kalmayınca, hiç olmazsa yurdun canevini kurtarsın diye onu Anadolu'ya sözde kendisinin yolladığını söylemiş. (1001Kitap'ın notu: Önceki bölümlerde de yaptıkları görüldüğü gibi, öylesi vatan haini bir padişahın böyle düşünmesi pek inandırıcı değil. Bu tip söylentiler Atatürk'ün ölümünden sonra tekrar hilafet yönetimini ve şeriatı kurmak isteyen çevrelerin uydurmalarından ibaretler.)
4 Fethi Bey sonradan Malta'ya sürülmüştür.
5 Okuyucularımızdan bazıları, İkinci Dünya Savaşı sırasında Londra radyosunda Türkçe konuşmalar yapan Sir Wyndham Deedes'i iyi hatırlayacaklardır.
6 Yıllar sonra Mustafa Kemal, doğum tarihini soranlara 19 Mayıs 1919 diyerek şaka ederdi.
http://www.1001kitap.com/Tarih/Kinross/ataturk/ataturk19direnis_hazirliklari.html
|
Tarih: 20:04, 26/3/2007 Kategori: millimucadele |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Kurtuluş Savaşı -I

Savaşımın Başlangıcı
MUSTAFA KEMAL, hem kendisi, hem de yurdu için büyük önem taşıyan bu döneme, kırkına yaklaşmış, olgun ve kendine güvenen bir savaşçı olarak başlıyordu. Geride bıraktığı on dört çetin savaş yılında askerlik alanındaki değerini ortaya koymuştu. Şimdi, siyaset ve devlet adamı olarak da kendini göstermesi gerekiyordu. İçin için kaynadığı halde istediğini yapmaya olanak bulamadığı yıllardan sonra, aradığı zor ve atılganlık isteyen iş, şimdi karşısına çıkmıştı.
Mustafa Kemal'in son zamanlarda vücudu gelişmiş, yüzü toplamış ve üzerinde çizgiler belirmeye başlamıştı. Saçlarının, bıyıklarının rengi donuklaşmıştı. Ama teninin açıklığı, bakışlarının canlılığı, tepkilerinin çabukluğu onu olduğundan daha genç gösteriyordu. Dik duruşu, yüzünün keskin çizgileri ona tam bir asker hali veriyordu. Ancak kendisinde, çevresindeki arkadaşlarını, ölçüsü, ritmi, temposuyla çok gerilerde bırakan gizli ve başka türlü bir üstünlük vardı. Vücut yapısı daha inceyken onlardan daha iri görünür, adımları ağır olduğu halde daha hızlı yürüyor sanılırdı. Solgun teni, geniş çıkık elmacık kemikleri, ince parmaklı uzun elleri ve süratli hareketleri bile onu. ötekilerden ayırmaya yeterdi.
Ancak Mustafa Kemal'deki diğer farklı unsuru asıl yansıtan şey, o açık renkli, sert ve kırpılmayan gözleriydi. Bu gözler, geniş alnı ve yukarıya doğru kıvrık kaşları altında, meydan okur gibi sabit, soğuk bir ışıkla parıldar; her an bir şeyi görür, saptar, yansıtır; bundan başka, akıl ermez bir şekilde, sanki aynı zamanda her tarafa birden bakıyor gibi görünürdü. Bu gözleri, büyük başı ve sağlam, çevik bacaklarıyla huzursuz bir kaplana benzerdi. Askerce bir deyimle, çeliğe özgü sertlik ve esnekliği kendinde birleştirir, yüksek sinirsel gerilimi ile, her an boşalmaya hazır bir yayı andırırdı.
Hepsinin içten arzuladıkları milli savaşın bu ilk döneminde arkadaşlarının gereksinme duydukları şey, Mustafa Kemal'de gördükleri bu olağanüstü haldi. Onun düşünceleri ötekilerden her zaman bir adım daha ileride, hareketleri bir derece daha kesin olmuştu. Ötekilerin çoğunda eksik olan önderlik niteliği onda vardı. Rauf Bey, prensip sahibi, ama kısır görüşlü; Kâzım Karabekir, dürüst, ama esneklikten yoksundu. Refet, atılgan, ancak ihtiyatsızdı. Ali Fuat'ın elinden iş gelir, ama zekâsı fazla işlek değildi. Hepsi yurtlarını seven, kafaları çalışan sağduyu sahibi, usta askerlerdi. Ancak aralarında iç ve dış sorunları etraflı biçimde kavrayan, özel bir akıl ve içduyu karışımına sahip olan tek insan, Mustafa Kemal'di. Üstelik, böyle tehlikeli bir işi başarılı bir sonuca ulaştırmak için gerekli olan irade yalnız onda vardı.
Erişmeyi tasarladığı son amacı ve geçmesi gereken yolları, neredeyse gaipten haber almaya varan bir açıklıkla, önceden görüyordu. Dost, düşman herkesin ruhunu okuyan görüşüyle, yolunun üzerine dikilecek olan askeri ve siyasi nitelikteki engelleri seziyor, bunları yenmek için kullanacağı çareleri araştırıyordu. Gerçekçi tabiatı ile mücadelenin uzun süreceğini ve sabırla, adım adım hazırlanacağını biliyor, düşüncelerini birdenbire açıklamayıp zamanın koşullarına ve duygusal havaya göre hesaplaması gerektiğini anlıyordu. Aydın kafasıyla, savaşın yalnız silahlarla değil, ama insanların zihnine ekilip geliştirilecek düşüncelerle kazanılabileceğini görüyordu. Bütün bunların başarıya erdirilmesi, ancak zorlu bir beyin çalışması ve insanüstü bir irade gücüyle olabilirdi ki, bu doğal sürükleyici güç, yalnız Mustafa Kemal'de bulunuyordu.
Bu kuvvetin kaynağı, her şeyin üstünde olan şiddetli bir tutkuydu: bir yurtseverin, ülkeye yararlı olduğuna inandığı şeylerle kaynaşmış tutkusu. Mustafa Kemal kendi adına iktidar ya da şan ve şeref peşinde koşmuyordu. Bunu sadece, yarının Türkiyesi üzerinde beslediği yapıcı düşünceleri gerçekleştirmek için istiyordu. Mustafa Kemal, insan ilişkileri açısından, içinde sevgiye en son yer ayıran bir kimseydi. Kadınlara, pek az zaman ayırırdı. Eski silah arkadaşlarıyla, maiyetindeki subayların dostluklarından hoşlanır ve kendisiyle yarışmaya kalkışmadıkları sürece onlara açık yürekli davranırdı.
Kendisine eşit olan ya da olabilecek kimseler karşısında daha ihtiyatlı bir tavır takınırdı. Bu hali, şimdiki iş arkadaşları karşısında daha da kesinleşmişti. Çünkü onların da kendisine kıyasla bir çeşit üstünlükleri olduğunu hissediyordu. Arkadaşları türlü sosyal tabakalardan gelme kimselerdi. Rauf Bey Kafkas soyundan, Ali Fuat ise birkaç kuşak öncesinden beri saygı duyulan bir asker ailesinden geliyordu. Refet'in ataları Tuna ovalarında yaşamış özgür toprak beyleriydi. Hepsi, İngilizcedeki anlamıyla, soylarına karşı duyulan saygıdan ötürü kendilerine güvenen, dürüst davranmakta güçlük çekmeyen, önderliğe doğuştan alışkanlıkları olan birer 'centilmen' sayılırlardı.
Mustafa Kemal, sert yönlerini yumuşatmış olan bütün inceliklerine rağmen, orta tabakaya mensup bir aileden geldiğim biliyordu. Bunu başka türlü göstermek şöyle dursun, kendi kişiliğini ve gücünü daha da belli etmek için, bir halk çocuğu olduğunu ileri sürmekten ve soyca kendisine üstün olanların göreneklerine karşı gelmekten çekinmiyordu.
Ötekilere gelince, onlar da ona sevgiden çok, saygıyla bakardı. İdealist Rauf onu bugün için yararlı bir adam olarak görüyor, ama gelecekte gerekliliğine pek inanmıyordu. Daha katı ve politikadan daha uzak bir insan olan Ali Fuat ise, onu bir eylem adamı olarak kabul ediyor, aynca eski bir arkadaş gözüyle görüyordu. Refet'e gelince, o Mustafa Kemal'in yeteneklerine değer vermekle beraber, niyetlerinden kuşkulanıyor ve kendisine ötekilerden daha az saygı gösteriyordu. Bununla birlikte, hepsinin ortak nitelikleri, ülkelerine karşı besledikleri köklü ve derin sevgiydi.
Yurt sevgisi, Mustafa Kemal'e iki kaynaktan geliyordu: bir yandan gençliğinden beri ülkesinin kaderi karşısında duyduğu övünç, bir yandan da yurdun, yabancılar ve beceriksiz yöneticiler elinde gitgide çökmesinden doğan bir utanç duygusu. Bu sevgi, uğruna çarpıştığı ve daha da çarpışacağı vatan toprağına, Rumeli'nin ova ve dağlarına, Anadolu'nun geniş düzlüklerine karşı beslediği bağlılıkla daha derinleşmişti. Kendisiyle birarada savaşmış olan insanları yakından tanımasının da bunda önemli payı vardı. Mustafa Kemal, Türk halkı üzerinde hayale kapılmıyordu. Onun katı, tutucu, kadere inanır, zekâ ve inisiyatif bakımından ağır davranışlı olduğunu bilmiyor değildi. Ama aynı zamanda inatçı, sabırlı, dayanıklı, savaşçı, üstlerine bağlı ve gerekirse aldığı emre uyarak canını vermeye hazır olduğunu da biliyordu.
Osmanlı hükümdarları, Anadolu köylüsünü her zaman aşağı görmüş, ihmal etmişlerdi. Şimdi ise İmparatorluğun belkemiğini oluşturan bu köylüydü ve Mustafa KemaPle arkadaşları, İmparatorluktan geri kalanı kurtarmak için onlara güveniyorlardı. Derinden gelen bir duygu ona, atalarından kalan ve kutsal bir nitelik kazanan bu toprağın savunulması uğruna, içlerindeki kıvılcımın tutuşturulabileceğini söylüyordu. Uzun savaşlar, köylüyü bezdirmiş, maneviyatını çökertmişti. Yine de, vatanın kurtuluşu düşüncesi, altı yüz yıllık bir İmparatorluktan sonra, onlarda bir övünç ve özgürlük duygusu uyandırabilirdi. Anadolu köylüsünü yeniden savaşa atılmaya razı etmeye Tanrı'nın bile gücü yetmeyeceği söyleniyordu. Ama bir Mustafa Kemal, Her Şeye Kadir Tanrı'nın bile gücünü aşan bir işte başarı gösterebilecek miydi?
İşe elverişli bir durumda başladı. İzmir'in İtilâf Devletlerince işgali, eline rahatça kullanabileceği umulmadık bir koz vermişti. Ancak, Anadolu halkını bu işgalin niteliği ve doğurabileceği sonuçlar konusunda uyarması gerekiyordu. Samsunluların çıkarma hakkında pek az bilgi edinmiş olduklarını gördü. İlk yaptığı işlerden biri, Abdülhamit'in kendi casusluk sisteminin iyi işlemesini sağlamak için kurduğu mükemmel telgraf şebekesinden yararlanarak, yetkisi altındaki idari ve askeri makamlara haber salmak oldu. Her yerde protesto mitingleri düzenlenmesini ve Babıâli ile yabancı devlet temsilcilerine, Türk milletine karşı işlenen haksızlığın onarılmasını isteyen telgraflar yazdırılmasını bildirdi. Samsun'un içinde de, halkta bir direnme duygusu uyandırmak amacıyla, Büyük Cami'de mitingler düzenledi. Askeri alanda, Anadolu ve Trakya'da kalmış birliklerle hemen ilişki kurdu; siyaset alanındaysa, çeşitli Müdafaa-i Hukuk grupları arasında bağlantı sağlamaya girişti ve kendisine verilen emre uyup da bunları dağıtacak yerde, yenilerini kurmaya koyuldu.
Bir yandan da, mütareke sırasında Adana'da yaptığı gibi, Harbiye Nezaretine, İngilizlerden şikâyetle dolu telgraflar yağdırmayı sürdürüyordu. Türk makamlarına haber vermeden bölgedeki kuvvetlerini çoğaltmışlardı. İngilizler, mütareke koşullarına aykırı olarak daha içerilere girmeye hazırlanıyor, işgalin daha da yayılmasını ve bir Pontus devleti kurulmasını isteyen Rum çetecilere göz yumuyor, yardım ediyorlardı.
İstanbul'da İngilizler telâşa düşmüşlerdi. Mustafa Kemal'in Anadolu'ya geçişinden tehlikeyi çok geç sezdiği için yola çıkışını önleyememiş olan Başkomutanları Sir George Milne, şimdi onu geri çağırsınlar diye Harbiye Nezaretini zorluyordu. Kendisine önce, Mustafa Kemal'in Anadolu'da bulunmasının huzur bozucu değil, yatıştırıcı bir etki yaptığı cevabı verildi. Kabine, Kemal'in yetkilerini kısıtlamak yoluyla uzlaşmayı öngören bir teklifi görüşmek üzere toplandı. Nazırlardan birkaçı, İngiliz komutanının kuşkularını paylaşmaktaydılar. Kemal'in telgraflarındaki, sanki onların Anadolu'daki durum üzerindeki bilgisizliklerini yüzlerine vuran ve işleri dilediği gibi yönetmek kararını belirten, horlayıcı, saygısız ifade onları gittikçe düşündürmeye başlamıştı. Mustafa Kemal, yapacağı işler için önceden izin almayı gerekli görmüyor, sadece sonunda onlara bilgi vermekle yetiniyordu. Bu telgraflar, nazırlara okunduğunda, içlerinde hâlâ İttihatçıları tutanlar, 'Biz demedik mi?' gibilerden gülümseyerek Damat Ferit'e baktılar. Sadrazam, 'Müfettiş Paşa bizi boyuna azarlıyor âdeta, ' dedi. 'Sanki, ben yapacağımı bilirim, siz kendi işinize bakın, der gibi.' Bunun üzerine kabine, Mustafa Kemal'in geri çağrılmasını kararlaştırdı. Sonuç, İngiliz Başkomutanına bildirildi.
Bu arada Müfettiş Paşa -Gelibolu kahramanı olduğunu açıklamayı henüz uygun görmediği için Samsun halkı onu böyle tanıyordu- burada kendini yeteri kadar serbest hissetmemeye başlamıştı. İngiliz denetim subaylarının bu kadar yakında bulunmaları onu tedirgin ediyordu. Zaten Refet Bey de onun verdiği demeçler ve giriştiği propaganda çalışmaları karşısında telâşa kapılmış görünüyordu. Mustafa Kemal, daha serbestçe çalışabilmek için, Samsun'da bir hafta kaldıktan sonra, karargâhını seksen kilometre içerideki Havza'ya taşıdı. Buna da bahane olarak, Samsun'a geldiğinden beri yeniden başlamış olan böbrek sancılarına karşı, Havza kaplıcalarından yararlanmak istediğini ileri sürdü.
Küçük subay grubu böylece, arızalı, ve dönemeçli bir yoldan, geniş Anadolu yaylasına doğru tırmanmaya başladı. Denizden 1200 metre yükseklikteki bu yayla, doğuda İran ve Rusya sınırlan ile Ağrı dağından başlayıp, batıda Eskişehir'e, ve Ege ile Marmara kıyılarındaki dağlara kadar bin beş yüz kilometre boyunca uzanıyordu. Mustafa Kemal'in eski otomobiliyle, olgunlaşmaya başlayan mısır ve buğday tarlaları ve yeni yeşeren orman kümeleri arasında yükseklere doğru çıkarlarken, aşağıda Yeşilırmak kıyılara doğru kıvrılıp bükülerek akmaktaydı. Türklere mi, Rumlara mı ait oldukları minarelerinden ya da çan kulelerinden belli olan, kerpiç duvarlı evleri çökmeye yüz tutmuş köylerden geçtiler. Yolculuk sırasında, araba birkaç kez bozuldu. En sonunda Mustafa Kemal arabadan indi ve iki arkadaşıyla birlikte yola yaya olarak devam etti. Dağların temiz havasını ciğerlerine dolduruyor, bereketli toprağın kokusunu kokluyorlardı. Çevrelerindeki özgürlük havasına uyan subaylar bir şarkı mırıldanmaya başlamışlardı. 'Başını duman almış dağlardan, ağaçlardan, kuşlardan, gümüş derelerden' söz eden romantik bir İsveç şarkısı.
'Yürüyelim, arkadaşlar!
Sesimizi yer, gök, su dinlesin,
Sert adımlarla her yer inlesin,
inlesin!'
Bu şarkı, sonradan genişleyerek bütün Anadolu'yu kaplayan 'arkadaş' gruplarının ağzında ihtilâl şarkısı olacak ve sonraları -yabancı bir kaynaktan geldiği bile unutulup- genç Cumhuriyet çocuklarının okul marşı olarak kutsal bir emanet gibi saklanacaktı-.
Havza, Yunan çetecilerinin en çok faaliyet gösterdikleri bölgeydi. Hükümet, Birinci Dünya Savaşı sırasında kargaşalık çıkaran Rumları doğuya sürmüş, onlar da mütarekeye kadar orada uslu durmuşlardı. Şimdi, Pontus devleti uğruna kurulmuş bir siyasi örgüt, bir Rum patriğinin önderliği altında Rumları tekrar ayaklanmaya zorluyordu. Mustafa Kemal, -tıpkı gençliğinde Makedonya'da olduğu gibi- bellerine fişeklikler dolamış, karalar giymiş Rum çetecilerinin Türklere korku saçtıklarını, yolcuları soyup öldürdüklerini, Türk köylerini yaktıklarını, ileri gelenleri dağa kaldırdıklarını, Türk askerlerini pusuya düşürdüklerini duymuştu. Buna karşı Türklerin elinden pek bir şey gelmiyordu. Çünkü İngilizler, bir yandan karışıklığa onların sebep olduğunu ileri sürerek, mütareke hükümlerine göre ellerinden silahlarını alırken, öte yandan Rumların elindeki silahları bırakmaktaydılar.
Böylece Havza ve dolaylarındaki köyler, bir direnme hareketinin başlangıcı için elverişli bir ortam yaratıyordu. Gelibolu kahramanı olduğu artık öğrenilmiş olan Mustafa Kemal, şehrin eşrafını karargâha toplayarak: 'Düşman bizi öldürmek isteğinde değildir,' dedi. 'Düşmanın niyeti bizi mezarımıza diri diri gömmektir. Şimdi çukurun tam kenarında bulunuyoruz. Fakat son bir gayretle toparlanırsak, kendimizi kurtarmamız mümkündür. Sonra onlan kendi aralannda konuşmaya bırakü. Belediye Başkanına, kendi askerce usullerine göre, uzun bir soru listesi verdi. Bu bölgedeki Müslüman ve Hıristiyan halkın ne oranda olduğunu, ne gibi siyasi eğilimler beslediklerini, aradaki anlaşmazlığın nedenlerini ve buna bir çözüm yolu bulmak için alınacak önlemleri öğrenmek istiyordu. Türklerden ileri gelenlerin adlarını, davranış ve karakterlerini gösteren bir de dosya istedi. Halkın vergi borcu var mıydı, varsa ne kadardı? Mustafa Kemal şimdi nereye gitse, bu çeşit pratik ve dikkatli araştırmalarla, ihtilâl amacıyla, ülkenin durumu üzerinde bilgi toplamaya çalışıyordu.
Bu arada şehrin ileri gelenleri, kendisinin isteyerek katılmadığı iki toplantı sonunda, direniş konusunda görüş birliğine varmışlar, bunun temelini oluşturmak üzere Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin bir şubesini kurmuşlardı. Camide büyük bir kalabalık toplandı, dualar edildi. Arkasından şehrin küçük meydanında bir toplantı düzenlendi. Hâlâ doğrudan doğruya işe karışmış görünmek istemeyen Mustafa Kemal, halkın tepkisini ölçmek için subaylarını kalabalığın arasına göndererek, toplantıyı karargâhın penceresinden izledi. Konuşmacılar, yurdun tehlikede olduğu ve düşman çizmesi altında can vermek istemiyorlarsa, bütün Müslümanlann silaha sarılmaları gerektiği üzerinde durdular. Din kurallarına uygun şekilde and içildi. Mustafa Kemal, bunu izleyen aylar içinde yurdun çeşidi yerlerinden birçok benzeri kurulacak olan direniş yuvalanndan birincisinin temelini atmıştı.
İzmir bölgesinde direniş çabuk başlamıştı. Bunda tek başlarına işe gireşen subayların büyük payı vardı. Türkler başta, çeşitli direniş gruplarını birbirine bağlayan gevşek bir cephe kurmuşlar, ama sonradan işgal kuvvetlerinin İstanbul Harbiye Nezareti kanalıyla kendilerine gösterdikleri, Milne hattı denilen bir hatta çekilmek zorunda kalmışlardı. Bununla beraber, dağlarda çete savaşı yapan başka gruplar da vardı. Rauf Bey İstanbul'dan bu dolaylara geldiği zaman, halkı tam anlamıyla ayaklanmış buldu. Daha savaş öncesinden beri Osmanlı hükümetine başkaldırmış olan efeler, kendisini görmeye geldiler. Şimdi düşmanlan Yunanlılara karşı çarpışacakları için daha sevinçli görünüyorlardı. İçlerinden bir tanesi, Demirci Mehmet Efe, kızanlarının 'kuzu gibi iyi niyetli' Rauf un emri altına girdiklerini, ne derse yapacaklarını söyledi ve 'Analanmız bizi bugün için doğurdu,' dedi.
Şimdi Mustafa Kemal'in Havza'dan da ayrılması gerekiyordu. Topu topu otuz kilometre ötede, Merzifon yolu üzerinde konaklamış olan İngilizler, açık hava toplantısının haberini almışlardı. Bundan başka, Havzalılar İngilizlerin doğudaki Türk kuvvetlerinden alıp hayvan sırtında Samsun limanına gönderdikleri on bin kadar tüfek mekanizmasını ele geçirmişler, onlan gülünç duruma düşürmüşlerdi. Yurtsever Türklerden kurulu bir çete, taşıt konvoyunu pusuya düşürerek ele geçirdiği silahlan bir depoda saklamış, hayvanları da direniş hareketine para sağlamak için satmıştı. Amasyalılar, Mustafa Kemal'e bağlılıklarını bildirmek için bir heyet göndermiş bulunuyorlardı. İngilizlerin daha sert davranmaya başlayacaklarını sezen Mustafa Kemal, daha uzak ve daha önemli bir şehir olan Amasya'ya gitmeyi uygun buldu.
Havza halkına sivil giyinmiş olarak veda etti. Böylece artık yalnız askeri değil, sivil bir direnmenin de söz konusu olduğunu göstermek istemişti. Şehrin dışındaki köprüde kendisini bekleyen arabasına kadar, halkla beraber yürüyerek gitti. Belediye Başkanına son talimatını bildirirken, Merzifon Amerikan Kolejindeki Amerikalıları taşıyan iki otomobil yanlarında durdu. Başkan sesini alçalttı. Kemal'e de yavaş sesle konuşmasını söyledi. Ama o, inadına, meydan okur gibi daha yüksek sesle: 'Saklayacak bir şeyimiz yok,' dedi. 'Varsın duysunlar. Bu işte o kadar ileri gittik ki, artık geri dönemeyiz.'
Mustafa Kemal'in kafası da gözleri gibi, aynı zamanda iki ayrı yönü görebilecek nitelikteydi. İçeride Anadolu'ya baktığı gibi, dışarıda dünyayı gözünden kaçırmıyordu. Mütarekeden beri, Türkiye'nin tek umudu, Başkan Wilson'un On Dört İlkesi'ne dayanıp kalmıştı. Aydınların kurduğu bir Wilsoncular Derneği, Türkiye kendine gelinceye kadar, Amerika'nın garantisini ve yardımını sağlamak için bir tasarı hazırlamıştı. Şimdi, yurdun bölünmesi tehdidi karşısında Paris'te doğan buna benzer başka bir görüş, İstanbul'da taraftar kazanmaya başlıyordu: Türkiye'nin bütününün ya da bir parçasının bir Amerikan, İngiliz ya da herhangi bir büyük devlet mandası altına verilmesi.
Başkan Wilson, Mayısın 17'sinde, Müttefıklerarası Yüksek Kurulca İzmir'in işgaline karar verildiği toplantıda, Ermenistan, İstanbul ve Boğazlar üzerinde böyle bir mandayı kabul edebileceğini söylemişti. 26 Mayısta da Damat Ferit Paşa, 'Türkiye'yi, büyük devletlerden birinin koruyucu yardımı altına koymak' için aldığı kararı açıkladı. Mustafa Kemal bu kararı derhal protesto etti. Haziran başlarında Ferit Paşa'ya ülkesinin durumunu barış konferansında tartışmak fırsatı verildi. Türk Delegasyonu bir Fransız kruvazörü ile Marsilya'ya ve oradan Paris'e gitti. İsmet Bey, o kadar istemesine rağmen, bu heyete alınmamıştı. Mustafa Kemal, daha heyetin gideceğini duyduğu anda, buna karşı tepki gösterdi. Emri altındaki grup komutanlarıyla valilere, milli hakların önemini belirten, sert ifadeli bir genelge yolladı. Damat Ferit'in Ermenilere özerklik verilmesi ilkesini kabul edişine ve bir İngiliz himayesi önerisine şiddetle çatıyor, Türklerin çoğunlukta oldukları Türk topraklarında haklarının korunması ve kendilerine tam bir özgürlük tanınması üzerinde ısrar ediyordu.
İki gün sonra Harbiye Nezaretinden İstanbul'a dönmesini bildiren emri aldı. Ne bunu, ne de bundan sonra gelecek emirleri dinleyecekti. Arkadaşlarını toplamanın ve harekete geçmenin zamanı gelmişti. Yirminci Kolordu ile Ankara'ya varmış olan Ali Fuat'tan bir telgraf aldı. Kendisinden esrarlı bir şekilde 'bildiğiniz bir kimse' diye söz ettiği Rauf Bey'in Güneybatı Anadolu'daki gezisinden döndüğünü bildiriyor ve iki karargâh arasında bir yerde buluşmayı öneriyordu. Mustafa Kemal, benzin azlığından dolayı, Havza bölgesinden ayrılamayacağını bildirdi. Kendi yerine onların, kıyafet değiştirerek ve kimliklerini gizleyerek Havza'ya gelmelerini istedi. Ali Fuat ile Rauf, at arabasıyla bozuk yollar üzerinde, elden geldiği kadar az mola vererek ve üzerlerine şüphe çekmemeye çalışarak, altı günlük bir yolculuktan sonra Havza'ya geldiler. Sonra Mustafa Kemal'le beraber Amasya'ya geçtiler.
Amasya, milli bir ayaklanmanın beşiği olmaya elverişli bir yerdi. Uzun ve seçkin tarihi boyunca hep özgürlük ruhuna bağlı kalmıştı. Moğol istilâsından kurtularak bir süre Osmanlı İmparatorluğunun başkenti olmuştu. İstanbul'un alınmasından sonra da Veliaht Şehzadenin Amasya'da eğitim görmesi ve şehirde valilik yapması gelenek haline gelmişti. Bu yüzden Amasya, ayrıcalıklı durumunu koruyor ve sanki İstanbul'a ders veriyormuş gibi bir duygu besliyordu.
Mustafa Kemal, Amasya'ya yaklaşırken önüne yüksek dağlar dikildi. Daha ileride, Şam'ınkiler kadar yeşil, verimli ve sıcak meyva bahçeleri arasından geçerken bu yamaçların, Yeşilırmak'ın daralan vadisini kuşattıklarını gördü. Eski Pontus krallarının mezarlarıyla delik deşik olmuş sarp ve mağrur sırtlar, şehri yemyeşil akan nehrin kıyısına sıkıştıran, dar bir boğaz oluşturuyordu. Tepede eski kale görünüyordu. Amasya dış dünyayla ilgisi olmayan, kendi havasında yaşayan bir yerdi. Ama kendi dünyasının tam merkezi durumundaydı. Camilerin, türbelerinin, dinsel yapılarının bolluğu ile Bursa'yı andıran bir görünüşü vardı. Yalnız, Amasya, padişahların zararlı gerici etkilerinden uzak kalmış, saf İslâm geleneklerini olduğu gibi koruyabilmiş, özgür bir şehirdi. Mustafa Kemal, burasının geriye değil, ileriye bakan bir yer olduğunu umuyordu. Yanılmayacaktı.
Ortodoks papazının emrindeki Rum çetecilere karşı koymak için Türk gönüllüleri de bir Müslüman hocanın çevresinde toplanmışlardı. Hoca hemen Mustafa Kemal hesabına çalışmaya koyularak camide bir vaaz verdi. Kemal de söz alarak, millî direniş hareketinin üç ayrı cephede başlamış olduğunu halka bildirdi: Batıda, Yunanlılara karşı İzmir'de; güneyde, Fransızlara ve Ermeni yardakçılarına karşı Adana'da; doğuda, Ermenilere karşı Erzurum'da, 'Amasyalılar,' dedi, 'daha ne bekliyorsunuz?. Düşman, Samsun'a ayak basacak olursa, ayağımıza çarıklarımızı giyip dağlara çıkmamız, vatan toprağını son kaya parçasına kadar savunmamız gerekecek. Eğer, Tanrının iradesi bizim yenilmemizi uygun görmüşse, yapacağımız şey evimizi, barkımızı ateşe vererek, yurdu harabeye çevirdikten sonra ıssız bir çöle çekilmektir. Amasyalılar, hepimiz bunu yapacağımıza yemin etmeliyiz.' Amasya halkı, Mustafa Kemal'in emirlerini yerine getirmeye hazır olduklarını bildirdiler.
Mustafa Kemal, en güçlü taraftarlarını din adamları arasında buldu. Dinsel güçlerden ilk olarak açıkça ve resmen yardım görüyordu. Sivil halktan olup da, kendisini tutanlar ise daha şüpheli bir kökene sahiptiler; çünkü bunlar oradaki İttihat ve Terakki üyeleriydi. Mustafa Kemal, bütün Milli Mücadele boyunca, kendilerine karşı her zaman biraz güvensizlik beslediği İttihatçılarla işbirliğini fazla ileri götürmekten çekinmiştir. Ancak, bu işbirliğini büsbütün reddetmesi de mümkün değildi. Çünkü çok yerde, direniş yuvalarının çekirdeğini İttihatçılar kurmuşlardı. Öte yandan, aralarında gerçek yurtseverlerin de bulunduğu inkâr edilemezdi.
Kemalist Devrim böylece doğmuş oluyordu. İstanbul'da bunu tasarlamış olan dört arkadaş şimdi Amasya'da bir 'Bağımsızlık Bildirisi' kaleme almak için buluşmuşlardı.
İlk olarak Ali Fuat Paşa ile Rauf Bey geldiler. Refet Bey ertesi gün kendilerine katılacaktı. Gelişlerim Kâzım Karabekir Paşa'ya telgrafla bildirdiler. Kemal artık niyetlerini açıklayacaktı. Arkadaşlarına, gerek askerî ve idarî makamlarla, gerekse Müdafaa-i Hukuk Cemiyetleriyle sıkı bir bağ kurmuş olduğunu anlattı. Direniş düşüncesi, cesaret verici bir şekilde, her tarafta gelişmişti. Şimdi buna birleşik bir cephe niteliği vermek gerekiyordu. Bunun için Sivas'ta hemen milli bir kongre toplamaya karar verdi.
Burası coğrafi bakımdan 'en güvenli yer' olarak gözüküyordu. İki yüz kilometre kadar daha doğuda, denizden de aynı uzaklıktaydı. Anadolu yaylasının kenarında, yüksekte kurulmuştu. Bütün vilâyetlere bir genelge göndererek temsilcilerin, gerekirse kimliklerini saklayarak, Sivas'a gelmelerini bildirdi. Arkadaşları bu genelgeyi uygun buldular. Kemal onlara birarada, Doğu vilâyetleri temsilcilerinin daha önce Erzurum'da toplanacaklarını bildirdi. Aslında bu toplantı, kendisi daha Anadolu'ya gelmeden önce, Kâzım Karabekir Paşa tarafından düzenlenmişti.
Ertesi gün arkadaşları Ali Fuat, Rauf ve Refet'e onaylayıp imzalamaları için bir bildiri verdi. Bu bildiride, ülkenin bağımsızlığının tehlikede olduğu açıklanıyordu. Başkent, yabancı işgalindeydi. Hükümet, yabancı kontrolü altında bulunuyordu. Dolayısıyla, ülkeyi yönetecek durumu kalmamıştı. Milletin kendisini, kendi iradesini kullanarak, kurtarması gerekiyordu. Kurulan çeşitli savunma grupları, milletin yabancı baskısına karşı direnmek kararım açıkça belli etmiş bulunuyorlardı. Şimdi bunların, dışarıdan gelecek etki ve baskılardan arınarak, halkın isteklerini düşünüp dile getirecek düzenli bir milli kuruluş halinde birleştirilmesi gerekliydi. Sivas Kongresi bu amaçla toplanacaktı. Ancak kongrenin yeri ve toplantı tarihi şimdilik gizli tutulacaktı.
Bu bildirinin, yalnızca ülkenin savunmasını örgütlemekten daha öteye gittiği belliydi. Sivas Kongresi tarafından, İstanbul'dan ayrı olarak, bir milli hükümet kurulmasını da öngörüyordu. Ali Fuat bunu hiç düşünmeden kabul ederek imzasını attı. Rauf Bey de kısa bir duraksamadan sonra imzaladı. Geç geldiği için ilk konuşmalara katılmamış olan Refet Bey ise bu kadar ileri gitmekten çekiniyordu. Ancak Ali Fuat Paşa onun tereddütlerini giderdi ve Refet Bey de kâğıdın altına gösterişli imzasını bastı. Böylece dört arkadaşı Türkiye'nin kurtuluş savaşında ilk düzenli tasarıyı oluşturan tarihi bir anlaşmaya varmış oldular.
İmzadan sonra, anlaşma metnini Kâzım Karabekir Paşa'ya ve Konya'da ordu komutam olarak bulunan Mersinli Cemal Paşa'ya tellediler. İkisi de verdikleri cevaplarda bunu onayladıklarını bildiriyorlardı. Böylece anlaşma kuzeyden doğuya ve güneye kadar olan bölgeyi kapsamış oluyordu. Cuma namazından sonra, halkın silah altına çağrıldığı ilan edildi.
İstanbul'da Mustafa Kemal'in dostu Mehmet Ali Bey Dahiliye Nazırlığından ayrılmıştı. Yerine geçen Ali Kemal, vilayetlere bir genelge göndererek, Mustafa Kemal, İstanbul'a dönme emrini dinlemediği için, artık kendisiyle bütün resmi ilişkilerin kesilmesini ve emirlerinin dinlenmemesini bildirdi. Böylece, Mustafa Kemal artık Babıâli'nin her an kendisini yakalatmak ya da büsbütün ortadan kaldırmak için teşebbüse geçmesini bekleyebilirdi.
Erzurum Kongresine giderken uğramaya niyetli olduğu Sivas'ta birtakım güçlüklerle karşılaşabileceğini haber almıştı. Amasya'dan bir sabah gizlice, yanına yalnız Rauf Bey'le yaverlerim alarak ayrıldı. Ancak, bir askeri birliğe de kendisini izlemesi ve bağlantıyı kesmemesi için talimat verdi. Amasya boğazından çıkıp, köylülerin ekinlerini biçmeye başladıkları Yeşilırmak vadisinden Tokat'a doğru yollandı. Tokat da Amasya gibi, üzerinde eski bir kale bulunan bir dağ eteğindeydi. Buraya gelince telgrafhaneye el koydu, yola çıktığının Sivas'a henüz bildirilmemiş olduğunu öğrendi. Şehrin ileri gelenlerinden bazılarını toplayarak kendilerine heyecanlı bir demeç verdi. «Savaşmak için topumuz, tüfeğimiz olmayabilir, bu takdirde dişimiz ve tırnağımızla dövüşürüz..» Altı saat uzakta olan Sivas'a gitmek için yola çıkmadan önce, valiye geldiğini bildiren bir telgraf yazdı, ama bunun, hareketinden altı saat sonra çekilmesini söyledi.
Böylece valinin kendisinden erken davranmasını önlemek istiyordu. Çünkü İstanbul hükümetinin emriyle, Sivas'ta onu tutuklamak için bir komplo hazırlanmıştı. Böylece kongrenin yapılması önlenecek, milli hareket daha doğmadan boğulmuş olacaktı. İstanbul bu maksatla, Ali Galip Bey adında eski bir kurmay subayı, sözde Mâmuretülâziz (1) valiliğine atayarak, Sivas'a göndermişti. Ali Galip, şehrin duvarlarına kâğıtiar astırmış, Mustafa Kemal'i, 'hain, asi, tehlikeli adam' ilân etmişti. Vali Reşit Paşa'yı, Dahiliye Nezaretinin emrine uyarak, Kemal'i tevkife zorluyordu.
Vali ve çevresindekiler bu işe pek yanaşmamışlardı. Mustafa Kemal, şehre yaklaştığı sıralarda hâlâ aralarında tartışmaktaydılar.
Yol, yaylaya varmadan önce iki dağ engelini dolaşıyordu. Çamlıbel denilen ikinci geçidin tepesine geldikleri zaman, Mustafa Kemal, bir kaynak başında durarak biraz su içmek istedi. Yanındaki sürücülerden biri ona vermek için bir tasa su doldurmaya başladı. Kemal, ona: 'Dur Baba,' dedi, 'ben elimle içerim.' Adamın adı bundan sonra Dur Baba kaldı.
Son sırtı da geçtikten sonra Mustafa Kemal nihayet yaylanın kuru havasını içine çekebildi. Önünde ve çevresinde, tâ ufuktaki puslu tepelere kadar, kil renginde bir düzlük uzanıyordu. Kemal'in savaş alanı burası olacaktı. Yüzlerce yıl önce Orta Asya steplerinden buraya göç etmiş olan Türklerin yeni kaderi, işte bu 'dünyanın damı'nda kararlaştırılacaktı. Bu kez başka bir büyük nehrin, Kızılırmak'ın kıyılarım izleyerek şehrin dış mahallelerine vardı.
Vali Paşa koşarak kendisini karşılamaya gelmiş, şehre girişini ertelemeye çalışıyordu. Mustafa Kemal nazik bir manevrayla Valiyi, Rauf Bey'in yerine, üstü açık arabasına aldı, yanına oturtarak şehre doğru hareket etti. Bu kez gelişi duyulmuştu. Şehrin kapısında selamlama töreni için dizilmiş askeri bir birlikte, yolun iki yanını dolduran coşkun bir halk topluluğu tarafından karşılandı. Bu karşılanış, kendisini tutuklamak için girişilecek herhangi bir teşebbüsü önlemiş ve Reşit Paşa'nın, pek içten olmamakla birlikte, bundan sonrası için kendisine bağlanmasını sağlamıştı.
Roller değişince Mustafa Kemal, Ali Galip'i yakalattırdı. Karşısına çekerek iyice azarladı, uzun bir söylevle direniş hareketinin ilkelerini açıklayarak, kendisini vatan hainliğiyle damgaladı. Geceleyin Ali Galip, Mustafa Kemal'i bir kez daha ziyaret etmenin kendi hayrına olacağını düşündü. Bu sefer iyi niyetinden söz etmeye başladı. Mustafa Kemal'in dediğine göre, 'bin türlü delille' kendisini görünüşe aldanmaması gerektiğine inandırmaya çalıştı. Ali Galip sözde Sivas'ta Mustafa Kemal'i görüp emri altına girmek için geldiğini ileri sürüyordu. Mustafa Kemal: 'Beni sabaha kadar meşgul etmeyi başarmış olduğunu itiraf etmeliyim,' der.
Ertesi sabah yine eski arabasına atlayarak, doğuya doğru yola çıktı. Yayla üzerinden Erzurum'a doğru, yolda bilgi toplamak ve talimat vermek için durarak, bir hafta sürecek uzun ve yorucu bir yolculuktu bu.
http://www.1001kitap.com/Tarih/Kinross/ataturk/ataturk20savasimin_baslangici.html
|
Tarih: 20:00, 26/3/2007 Kategori: millimucadele |
Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Atatürk’ün Samsun’a Çıkışının RESMİ Sebebi

Mustafa Kemal Paşa
Bay Hulki Cevizoğlu
Ceviz Kabuğu Programı Yapımcısı
Konu: 19/01/2002 tarihli “Ceviz Kabuğu” programı ve Ömer Asan’ın Pontus Kültürü isimli kitap.
“Pontus Kültürü” adlı kitapta, Yunanlı Prof. Neoklis Sarris’in yazmış olduğu önsözdeki “Atatürk’ün Samsun’a çıkışının RESMİ sebebiyle, Yunanlıların İzmir’e çıkışının RESMİ sebebinin aynı olduğu” konusundaki görüşün Doğan Avcıoğlu’nun “Milli Kurtuluş Tarihi, 3. Cilt, sayfa 1189” artı Falih Rıfkı Atay’ın “Çankaya-Atatürk Devri Hatıraları, Cilt I” isimli kitaplardan alındığı dipnot olarak belirtilmiştir.
Bahis konusu program esnasında bu noktaya tarafınızdan hiç değinilmeden, bu paragrafın tamamı okunmadan, saatlerce Ömer Asan’a adeta polisiye çapraz sorgu biçimi gibi aynı sorunun hangi amaç ve kasıtla yöneltildiğini anlayamadım ve bu davranışı aydın sorumluluğu adına utanç ve nefretle izledim.
Bu da yetmiyormuş gibi 26/01/2002 tarihli programınızın başında yine bu olaya değinip, Doğan Avcıoğlu’nun eserinde bahis konusu olaydan bahsedilmediğini iddia ederek, bu konuda isteyenlerle tartışmaya hazır olduğunuzu söylediniz.
Eğer bu söylediğiniz belli bir amaç ve kasıt taşımıyorsa bu konuyla ilgili, “Ortalama Türk İnsanı Zeka Düzeyinize” güvenerek dokuz tarihi kaynaktan yapmış olduğum fotokopileri tarafınıza fakslıyorum. En azından altı çizilmiş ve işaretlenmiş bulunan bölümleri okursanız “Ortalama Türk İnsanı Zeka Düzeyiniz”ile dahi anlayabileceğiniz umudunu taşıyorum.
Karadeniz- Trabzon- Of- Hayrat- Küçük Mesoraş (Selçuk) Köylü, T.C Vatandaşı bilincini taşıyan bir Türk olarak, Giresunlu olmanız hasebiyle sizinle aynı denizi paylaştığımı, ama ne yazık ki aynı derede çamaşır yıkamadığımızı belirtmek isterim.
Sizin de mensubu olduğunuzu söylediğiniz Karadeniz Türk Toplumunun hiçbir yerde ve hiçbir zaman bir Pontus Devleti, milleti, dili iddiası olmamıştır. Pontus Kültürü kitabının yazarı Sayın Ömer Asan da programınızda böyle bir niyeti olmayıp sadece kendi köy ve kültürünün tarihin derinliklerinde kaybolmaması için bir köy monografisi olarak bu kitabı yazdığını belirtmiştir. Ama buna rağmen politik çıkar peşinde koşan bazı siyasi parti mensupları (ki bunların bazılarının ideolojileri tarafınızdan da bilinmektedir) bugüne kadar tarafsızlığından şüphe etmediğimiz “Ceviz Kabuğu” programını da kullanarak, yeni düşmanlar yaratıp, Türkiye’de yeni bir kaos ortamı yaratmak istemektedirler. Bir Karadenizli olarak sizin de bu işe alet olmanız düşündürücüdür. (Yoksa siz de Karadeniz Bölgesi ve insanlarını sadece kitaplar ve haritalardan mı tanıyorsunuz?)
Saygılarımla,
Tayfun Kurt-İstanbul
* Bu mektup ve kaynaklarla ilgili fotokopiler ek olarak fakslanmıştır.
“RESMİ” SEBEBE DAİR
EK 1
Derhal ifade etmeliyim ki, bana bu yetkiyi onlar bilerek ve anlayarak vermediler. Ne pahasına olursa olsun, benim İstanbul’dan uzaklaşmamı arzu edenlerin buldukları sebep, “Samsun ve dolaylarındaki asayişsizliği yerinde görüp tedbir almak için Samsun’a kadar gitmek”
Mustafa Kemal Atatürk, Nutuk, sayfa 13
EK 2
Balkan Savaşı’nda topal kalan Osman Ağa, sert metodlarla Rum çetelerini ezer. Rum çeteler, Türk köylerini yakıp kadın ve çocukları öldürünce, Osman Ağa çok daha sert karşılık verir. Her Türk evine yapılan saldırı, en az üç Rum evine saldırıyla cezalandırılır. Çeteciler, gemi kazanlarında yakılır. Osman Ağa, Giresun’dan Samsun’a kadar uzanan bölgede egemen olur. (Trabzon’da ise, Teşkilat-ı Mahsusa’nın Trabzon Temsilciliğini yapmış bulunan Ahmet Barutçu’ya bağlı Yahya Kahya’nın milis güçleri vardır.) Osman Ağa Samsun’da derebeyi gibidir.
Osman Ağa, Karadeniz kıyılarında Rum çetelerini, kurduğu kuvvetle temizlemeye çalışırken, Ordu Müfettişi Mustafa Kemal Paşa, Rumları bu Türk çetelerinden korumak ve bu çeteleri yok etmek göreviyle Samsun’a çıkartılır.
Doğan Avcıoğlu, MİLLİ KURTULUŞ TARİHİ, Cilt 3, s. 1189
EK 3
16 Mayıs’ta Yunan’lılar İzmir’e, 19 Mayıs’ta Mustafa Kemal Samsun’a çıkıyor.
Falih Rıfkı Atay, Çankaya, sayfa 87
MUSTAFA KEMAL’İN SAMSUN’A ASIL GİDİŞ (Resmi Olmayan) SEBEBİNİ BÜTÜN DÜNYA BİLDİĞİ İÇİN AYRICA BELİRTEMEYE GEREK YOK SANIRIM.
EK 4 :
Onların iddialarına göre , birliklerin muharip erleri mütareke hükümlerine aykırı olarak terhis olunmamış , bir kısım halk da silahlanarak azınlıklara taarruza başlamıştı.
Bu maksatla Mustafa Kemal Paşa’ ya “ Samsun ve havalisindeki asayişsizliği yerinde görüp tedbir almak için Samsun’a kadar gitmek” vazifesi teklif edildi.
Kendisine resmi olarak verilen ödev ise bu bölgelerde asayişin temini, ötede beride bulunan silah ve cephanenin bir an evvel toplattırılıp uygun yerlerde muhafazası, çeşitli yerlerde gayrı resmi şekilde faaliyette bulunan, ordunun yardımını gören ve asker toplayan teşekküllerin kesin şekilde kaldırılması ve asker toplanmasının mutlaka önüne geçilmesiydi.
Mufassal Osmanlı Tarih , Cilt 6, sayfa 3589
EK 5 :
Paris Barış Konferansı, İtalyanların itirazına rağmen, Llyod George ‘un planlarına alet oldu ve “ Türkler tarafından girişilecek katliamlar sonunda hristiyan halkın tamamen yok edilmesi tehlikesi ile karşı karşıya bulunması “ bahanesiyle , 14 Mayıs 1919 tarihinde İzmir’in işgali için Yunan birliklerinin gönderilmesine karar verdi.
İngiliz Kaynaklarından Türk Kurtuluş Savaşı, Taner Baytok , Başnur Matbaası, 1970 sayfa 26
EK 6 :
M. Kemal’in Anadolu’ya Gitmesi: Önce şunu belirtmekte yarar vardır ki, yukarıda, Doğu Anadolu’da ve özellikle Trabzon vilayetindeki durumu anlatan bölümde de açıklandığı üzere, bu bölgeye iyi bir komutanın gitmesini gerektiren bir durum vardı. M. Kemal olmasa, ya da bu görevi kabul etmeseydi de, yine oraya ehliyetli bir komutan gönderilecekti. İngilizler, 9 Martta Samsun’a 200 asker göndermişlerdi. Harbiye Nazırı, M. Kemal ‘i makamına çağırdığında, kendisine Samsun ve civarıyla ilgili bir dosya vermişti. Bunda, İngilizlerin, bölgedeki asayiş durumundan yakınan bir çok raporları yer alıyordu. Güya birçok Rum köyleri her gün Türklerin saldırısına uğruyor, resmi makamlar buna engel olamıyorlardı. İngilizler buna bir de protesto eklemişler ve bu saldırılar hükümetçe önlenemediği takdirde, kendilerinin duruma el koyacaklarını bildiriyorlardı. Bölgedeki asayişi bütünüyle düzeltebilecek bir kuvveti sağlamağa İngilizlerin gücü yetmediğine göre, gayret yinede son tahlilde, Osmanlı ordusuna düşüyordu. Demek ki, Samsun ve çevresine mutlaka bir komutan gönderilecekti. Burada akla gelen soru şudur: neden bu iş için hükümet M. Kemal’ i tercih etti?
İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele Mutlakiyete Dönüş ( 1918-1919 ) , Sina Akşin , Cem Yayınevi, 1992 , sayfa 279, 280 , 281
EK 7 :
THE NEW YORK TIMES 18/MAYIS/1919
İzmir’in bütün stratejik noktaları ve limanları geceye doğru İtilaf Kuvvetlerinin eline geçmiştir. İşgal harekatı, Barış Konferansı’nın talimatı üzerine ve bölgede güvenliği sağlamak amacıyla gerçekleştirilmiştir.
Amerikan Basınında Türk Kurtuluş Savaşı , Osman Ulugay , Yelken Matbaası ,1974 ,sayfa 47
EK 8 :
“ Samsun ve havalisinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu havalinin güvenlik ve huzurunu sağlamak, insanlık adına borcumuzdur.” Raporlar İstanbul hükümetine verilirken bir de protesto ilave edilmişti. “ bu tecavüzleri önlemek lazımdır. Eğer siz aciz iseniz, görevi biz üstümüze alacağız!”
Siyasi yönleriyle kurtuluş savası , Naşit Uluğ , milliyet yayınları tarih dizisi , 1973 , sayfa 33
EK 9 :
-- Paşa gizlimi gidiyor?-
- Hayır, şark mıntıkası orduları müfettişi olmuş , resmen gidiyor. Şu kadar ki, tabii işin zahirisi böyle, batınisi ise bambaşka. Herifler paşanın kurduğu dolaba gafletle sürüklenmişler.
Mustafa Kemal Paşa Samsunda, Yunus Nadi, Sel Yayınları, 1955 , sayfa 11
EK 10 :
“ Beni İstanbul’dan çıkarmakla ağır bir yükten kurtulacaklarını zannedenler, makul bir sebep aramakla meşgul idiler. Nihayet bu sebep, işgal kuvvetleri zabitlerinin raporları ile dolu bir dosya halinde ellerine geldi.”
“Bir gün Harbiye Nazırı rahmetli Şakir Paşa beni makamına davet etti. Bürosunun karşısına oturdum. Bir tek kelime söylemeksizin bana dosyayı uzattı. “- Bunu okur musunuz?” dedi. Dosyayı baştan nihayete kadar gözden geçirdim. Hulasası şu idi: “Samsun ve havalisinde birçok Rum köyleri Türkler tarafından her gün tecavüze uğramaktadır. Osmanlı Hükümeti bu vahşi tecavüzlerin önüne geçememektedir. Bu havalinin emniyet ve huzurunu temin etmek insaniyet namına borcumuzdur.” Raporlar İstanbul hükümetine verilirken bir de protesto ilave edilmişti: “ Bu tecavüzleri menetmek lazımdır. Eğer siz aciz iseniz, vazifeyi biz üstümüze alacağız!”
Atatürk’ün Bana Anlattıkları, Falih Rıfkı Atay , Sel Yayınları sayfa 108, 109 , 110 , 111, 112
EK 11 :
Samsun ve havalisinde meydana gelen yukarıdaki gelişmeler üzerine, İstanbul’da bulunan İngiliz yüksek komiseri amiral Calthorpe , 21 Nisan 1919 tarihinde Sadrazam Damat Ferit Paşa’ ya bir mektup gönderdi ve “ 9. Ordunun görev alanına giren bölgelerde durumun tatmin edici olmadığını ve mütareke hükümlerine tam olarak riayet edilmediğini “ resmen bildirdi. Amiral Calthorpe mektubunda ayrıca , “ bazı cemiyetlerin ‘Şuraların’ halktan asker topladığını ve bundan Rum halkın rahatsız olduğunu belirtti ve gereke her türlü tedbirin derhal alınmasını” istedi.
Mustafa kemal Paşa’nın 19 Mayıs 1919 ‘da vardığı Samsun’da halk tarafından büyük bir çoşkuyla karşılanması üzerine, durumdan kuşkulanan İngilizler’in Karadeniz Ordusu Başkomutanı General Milne , “ Mustafa Kemal’in niçin Sivas’a gönderildiği?” yolunda bilgi almak üzere Harbiye Nezareti’ne bir yazı yazdı ve acil olarak cevap istedi. Harbiye Nazırlığı bu yazıya 24 Mayıs’ta cevap verdi ve “ 9. Ordu Müfettişliği’nin Harbiye Nezareti adına verilen emirlerin ne derece uygulandığını tahkik ve vazife bölgesindeki silahların toplanması ile asayişsizliği kaldırmak için teşkil edildiği ve tayin edilen müfettişin geniş bir bölgeye dağılmış olan askeri birliklerin her türlü hareketini denetleyeceği, aynı zamanda çevredeki silah, sürgü kolu ve top kamalarının süratle geri gönderilmesi işinin de bu müfettişin görevleri arasında olduğunu” bildirdi
Kurtuluş Savasının Perde Arkası , Dr. Osman Özsoy , Aksoy Yayınları , 1994 , sayfa 133 ve 147, 148
Bay Hulki Cevizoğlu’ nun 26/01/2002 tarihli programının başında Doğan Avcıoğlu’ nun eserinde bahis konusu olaydan bahsedilmediğini belirterek bu konuda isteyenlerle tartışmaya hazır olduğunu belirtip adeta meydan okumasına cevap niteliği taşıyan yukarda ki bilgiler, Pontus kültürü meselesinden rahatsızlık duyan bütün Karadenizli hemşehrilerimin ilgisine sunulmuştur. Hulki Cevizoğlu ve programda yanında bulunan veya telefonla katılan tartışmacılar meydanı boş bularak orada yalnız başına sadece kendi kitabının içeriğini tartışılacağını zanneden Ömer Asan’ ın yakın tarih konusundaki eksikliğini kullanarak bütün Karadenizlilerin infiale kapılmasına yol açtılar. Unuttular ki Karadenize gönül veren o topraklarda yetişmiş,oranın havasını teneffüs etmiş, suyundan içmiş, aynı derede çamaşır yıkamış insanlar da var ve bu insanların hepsi bir gün bir bütün olup tek bir yumruk gibi tarihi gerçekleri bütün çıplaklığıyla bunların yüzüne vuracaktır. Bu anlamda benim bu işe katkım şimdilik bu kadardır. Gerekirse başka katkılarda bulunmaya da hazırım. Ve benim gibi binlerce Karadenizli hemşehrimin de katkılarının olacağından hiç şüphem yoktur.
Saygılarımla
Tayfun Kurt
İstanbul
http://www.lahana.org/eski_forum/pontus%20kulturu.html
|
Tarih: 00:33, 23/3/2007 Kategori: millimucadele |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
İşte Yunanlıların Pontus Hayali

Pontus meselesi, çok kısa olarak Yunanlıların Trabzon Rum Devletini yeniden kurma hayalleridir. Bu hayal uğruna yaptıkları ve yapmak istediklerinin kilometre taşlarını size özetleyelim. Yunanlılar daha Osmanlı idaresi altında iken gizli örgütler kurarak İmparatorluktan ayrılmak için gizli faaliyetlerde bulunuyorlardı. Bu gizli örgütlerin başında 1789'da kurulan ETNİKİ ETERYA (Yunan Milli Cemiyeti) geliyordu. Bu cemiyetin gayretleri sonucu İngiliz, Fransız ve Rusların da yardımlarıyla 24 Nisan 1830'da bağımsızlıklarına kavuştular. Bundan sonra gayretlerini büyük Yunanistan'ı kurma, Bizans'ı canlandırmaya çevirdiler. Bu hayallerini ancak MEGALO İDEA (Büyük Ülkü) nın uygulanması ile başarabilirlerdi.
MEGALO İDEA'NIN yeni hedefleri ve faaliyet programları:
1-MORA YARIMADASINDAKİ RUMLARA İSTİKLALLERİNİ KAZANDIRMAK; bunu 24 Nisan 1830'da gerçekleştirdiler.
2-BATI TRAKYA VE SELANİK'İN ALINMASI; bunu 1912-1913 Balkan Harbi sonunda aldılar.
3-EGE DENİZİ'NDEKİ ADALARI ALMAK; İngilizler 1865 senesinde Ege adalarının bir kısmını yunanlılara hediye olarak verdiler.
4-ONİKİ ADALARIN ALINMASI; İkinci Dünya Savaşı sonunda İtalyanlardan aldılar.
5-GİRİT ADASI'NIN ALINMASI; 1912-1913 Balkan Harbi sonunda aldılar
6-BATI ANADOLU'NUN ALINMASI; (İzmit-Antalya hattının dışında kalan kısım) Kurtuluş Savaşı'nda yenildikleri için alamadılar.
7-TRABZON RUM PONTUS DEVLETİNİN TEKRAR KURULMASI
8-KIBRIS ADASI'NIN ALINMASI; Teşebbüs ettiler. 1974 barış Harekatı'nda yenildiler, alamadılar.
9-İMROZ-BOZCAADA, ÇANAKKALE BÖLGESİNİ ALMAK;
10-İSTANBUL'U ALARAK BİZANS İMPARATORLUĞUNU TEKRAR KURMAK.
Bu programın ilk beş maddesini uyguladı ve başardılar. Geri kalan maddeleri Türklerin en zayıf zamanında almaları için, çocuklarına, gençlerine, evde, okulda, kiliselerde anlatır, öğretir, nasihat ederler. Bunu bir kan davası gibi nesilden nesile aktarırlar.
İşte bu faaliyet programının 7'inci maddesi, Karadeniz bölgesi ile ilgilidir.
KARADENİZ'DE GİZLİ FAALİYETLER VE ÇETELER
Yunanlılar, MEGALO İDEA'nın yedinci maddesini yürürlüğe koymak için 1840 senesinden itibaren çalışmalara başladılar.
1840 yılında RİZE-İSTANBUL arasındaki Karadeniz kıyılarında eski Yunanlılığı diriltmek için çalışan Rum topluluğu vardı. Bu maksatla Amerikalı Rum göçmeni rahip KLEMATYOS ilk Pontus toplantısını İnebolu'da şimdi halkın "MANASTIR" dediği tepede yaptı. Üyelerine zaman zaman ve ayrı ayrı yerlerde gizli çete teşkilatı kurarak alınan kararların uygulanmasını öğütledi.
PONTUS CEMİYETİNİN KURULMASI
Karadeniz bölgesinde eskiden Pontus adı verilen yörede, Rumların, ayrı bir devlet kurma amacı ile MERZİFON Amerikan Koleji'nde 1904 senesinde kurdukları bir örgüttür. Teşvik eden bir bölgede yaşayan Ortodoks Rumlardır.
Merzifon Amerikan Koleji Müdürü WHITE, Hıristiyan azınlıklar arasında milliyetçilik düşüncesi güçlenmeye başlayınca, tüm Hıristiyan azınlıkların Osmanlı idaresinden kurtulması için desteklenmesini öneriyor ve yardım ediyordu. Bu maksatla okulda Pontus adlı spor dernekleri kuruldu. Bu derneklere öğrenciler kaydedildi ve eğitildi. Bu örgüt bine yakın Pontus ideali ile dolup taşan Rum gencini yetiştirdi. Bu okulun o devirde denetlenmesi, kontrol edilmesi mümkün değildi çünkü Türk yetkililer giremezdi. Onun için okulun otomobilleri Rumlara silah ve cephane taşıyabiliyordu.
Aynı maksatla 1908'de "MÜDAFAA-İ MEŞRUTE" adlı ihtilal yapma maksatlı teşkilat kuruldu. Bu teşkilattan başka, zenginlerden para toplayan ve gereğinde ölüm kararı verebilen terörcü "Mukaddes Anadolu Rum Cemiyeti" diye ikinci bir cemiyet kuruldu.
TÜRK GELENEĞİNE SAHİP RUMLAR ÖLDÜRÜLDÜ
1910'da Pontus adından dergi yayınlanmaya başlandı. Pontus cemiyeti, düşlediği Pontus devletinin haritasını yaptı. Bu haritada kurulacak devletin merkezi Samsun olmak üzere Batum'dan İnebolu'ya kadar (Kastamonu-Çankırı, Yozgat, Sivas-Tokat-Amasya-Çorum-Gümüşhane-Erzincan) bölgeyi kapsıyordu.
Ayrıca bölgede Rum nüfusunu arttırmak için KORDOS adlı bir komite kuruldu. Bu komite Yunanistan ve Kafkasya'dan Rumları getirip bölgeye yerleştiriyordu. Nitekim daha önce Samsun yöresinde Hıristiyan nüfusu, Müslüman nüfusun onda biri (1/10) kadardı. Bu örgüt ve İstanbul'daki Patrikhane'nin teklifi Yunanistan'ın yardımı ile Samsun Bölgesi'ne dışardan 30 bin yabancı Rum getirildi. Buna rağmen bölgede 180 bin Müslüman'a karşı 60 bin Hıristiyan vardı. Bölge Rum ve Ermenileri Türkçe konuşurdu. Yunanistan'dan gelen Papaz ve öğretmenler, Rumlara Türkçe'yi yasaklayıp Rumca konuşma mecburiyetini getirdiler. Türk geleneklerine sahip ve Türkçe konuşan birçok Rum'u öldürdüler.
Sayımlarda rum nüfusunu kasıtlı olarak şişirip fazla gösterirlerdi. Azınlık oldukları halde Wilson Prensipleri'ne göre bağımsızlık isteyeceklerdi. Bunun bir örneği Trabzon'da görüldü. Ruslar Trabzon'u işgal gedince Rumlar çoğunlukta olduklarını iddia ederek, mahalli idareyi istediler. Rum Trabzon Metropoliti Hirisantos Rusların da işine geldiği için idareyi eline aldı. Birçok ilçe belediye meclislerini böyle ele geçirdiler.
Batum'da Rum asıllı Rus General Anonya komutasında 12 bin kişilik Rumlardan oluşan Tümen kuruldu. Rusya'da devrim olunca, bu Tümen dağıldı. Rum askerleri boşta kalınca Pontus çeteleri olarak kıyılarımıza çıkarak faaliyet göstermeye başladılar.
1918 Kasım'ında Marsilya'da Pontus Kongresi yapıldı; bu kongreye tüm Avrupa, Amerika ve Türkiye'deki Rum Pontus'cular katıldılar. Kongre Başkanlığını Giresun eski Belediye Başkanı Konstanidis yaptı. Bu zat Fransa'da Pontus propagandası yapar, gazetelere yazı yazarak kamuoyu oluşturmaya çalışırdı. Ayrıca komite başkanı olarak Rus hariciye komiseri TROÇKİ'ye telgraf göndererek Pontus'u desteklemesini ve yardım etmelerini istedi.
Rum Pontus Cemiyeti, Pontus Devletini kurmak için Yunanlıların ETNİKİ ETERYA Cemiyeti ile de sıkı işbirliği içinde idi. Onlara destek sağlıyor, bölge hakkında bilgi veriyor, onların personeline eğitim yaptırıyor böylece Pontus azim ve kararlılığını ayakta tutmaya çalışıyordu. Bu maksatla Amasya ve Samsun bölgesi Rum Metropoliti (din görevlisi) YERMANOS düzenli olarak Pontus propagandası yapıyordu. Samsun Tütün (Reji) Fabrika Müdürü TOKAMANİDİS, Komite Başkanı idi, aynı zamanda Anadolu Rumları ile haberleşme ve koordinasyon görevini yapıyordu.
Pontus Cemiyeti'nin aldığı kararları yürürlüğe koymak için SOHOMİ ve BATUM'da birkaç bin silahlı Rum toplandı. Başlarına da HARALAMBOS adında biri getirildi. Bu Rumlara silahlı saldırı, I.Dünya Savaşı'nda Kafkas Türk birliklerinden alınıp Batum'da depolanan silahlardan temin ediyorlardı. Samsun ve civarında çete faaliyetlerini kolay yapabilmeleri için bölgede temsilcilikler açıp "göçmenleri besleme" veya "Kızıl Haç" heyetleri arasında bölgeye giriyorlardı.
İngilizlerin Samsun'daki temsilcisi Yzb. SOLTER, bölge Rumlarını gizlice teşkilatlandırıyor ve onlara silah dağıtıyordu.
4 Mart 1919'da (Yunanlıların bağımsızlık günü) Karadeniz Bölgesinde özellikle Samsun'da Pontus için büyük gösteriler yaparak, Türklere gözdağı vermeye çalıştılar.
Yunanlı Alb. ZİMRAKAKİS Pontus Jandarma Teşkilatını kurup kontrolü elinde tutmak için EYFEL adlı Yunan torpidosu ile Trabzon'a ve bölgeye bol miktarda Yunanlı subay gönderdi.
Karadeniz Bölgesinde özellikle Samsun, Çarşamba, Bafra, Erbaa, Zile ve Tokat yörelerinde geniş ve etkili şekilde Rum çete faaliyetleri başlatıldı. Türk köyleri silahsız gençleri askerde olduğu için koruması zayıftı. Köylerde yaşlılar, çocuk ve kadınlar vardı. Bu eksik ve kötü şartlara rağmen,çetelere vargüçleri ile direniyorlardı. Rum çetelerin 6-7 bini bulan mevcutları çeşitli takviyelerle 25 bine ulaşmıştı. Silah yardımı da gördüklerinden Türk köylerini sindirip nüfus bölgelerini genişletmeye çalışıyorlardı.
30 Ekim 1918 Mondros Mütarekesi sonunda itilaf devletleri, Trabzon merkez olmak üzere Pontus devletini kurmak için harekete geçtiler. Özellikle İngilizlerden destek gören Pontus çeteleri faaliyetlerini artırdılar. Türk köyleri bu çetelere sınırlı ve yöresel milislerle karşı koyuyorlardı. Bu milis kuvvetlerden en önemlisi Giresun'daki Topal Osman Ağa'nın kuvvetleri idi. Osman Ağa zengince bir ailenin çocuğu olduğu halde, Bedel kullanmadı gönüllü Balkan Harbi'ne gitmiş, orada ayağından yaralandığı için bu lakabı almıştı. Kendisi son derece cesur ve atak bir yapıya sahipti.
RUM PONTUS İLAN EDİLDİ
1914-1915 senelerinde bölgede yaşanan Ermeni olaylarında çok etkin olmuş, bu yüzden de mahkum bile olmuştu. Rum çeteleri çok azıtıp, köy ve kasabaları basıp yakıp yıkmaya başlayınca yöre idareci ve esnafı Osman Ağa'yı kasabayı Rum çetelerinden koruması için göreve davet ettiler. Daveti kabul eden Osman Ağa milis kuvvetleri ile Rumlara ağır darbeler indirerek onları sindirdi. Bölgede hakim güç oldu ve ünü bütün Karadeniz'e yayıldı. Kuvvetlerine 42 P.A. numarası, kendisine de fahri Yarbay'lık rütbesi verildi. Bu alay daha sonra Merkez Ordu Komutanlığı'nın emrine gitmek üzere Ümit Vapuru ile Samsun'a sevk edildi.
İngilizler durumun umdukları gibi gelişmemesinden ve tersine dönmeye başlamasından rahatsız oldular. Rumlardan da şikayet gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine Osmanlı Hükümetine "Karadeniz Bölgesi'nde Rumların can ve mal güvenliğinin kalmadığı, güvenlik sağlanamadığı taktirde Mondros Mütarekesi'nin 7'inci maddesi gereği, bölgeye asker çıkarıp işgal edeceklerine" dair bir nota verdiler.
Bu nota Mustafa kemal Paşa'nın 9'uncu Ordu Müfettişi olarak Samsun'a gönderilmesine ve onun tarafından Kurtuluş Savaşı'nın başlatılmasına vesile oldu. Olayların böyle gelişmesine bakarak kurtuluş Savaşı'na Karadeniz halkının Rumlarla mücadelesinin ortam hazırladığını söyleyebiliriz.
Anadolu'da bu olaylar olurken 18 Ekim 1919'da Batum'da fiilen Rum Pontus Cumhuriyeti'nin kurulduğu ilan edildi.
PONTUS AYAKLANMASI
Batı Anadolu'da Yunanlılarla çok şiddetli savaşlar devam ederken, Doğu Karadeniz Bölgesi'nde rum çeteleri faaliyetlerini artırarak planlı şekilde saldırılara başladılar. Kuvvetlerini, fiilen savaşanlar, lojistik destek sağlayanlar, siyasi ortamı oluşturmak için propaganda yapanlar diye üç grupta toplamışlardı.
Bu planlı saldırılar ayaklanma niteliği taşıyordu. Ankara Hükümeti 1920 senesi başında bu Rum başkaldırısını çok ciddiye almış bu olayın üzerine gitmeye karar vermişti. Çünkü Pontus cemiyetinin yönlendirdiği silahlı çete grupları Samsun-Tokat-Amasya yörelerinde baskınlarını artırarak sürdürüyor ve çok zayiat verdiriyorlardı. Yalnız Samsun'da 699 Türk vatandaşı öldürülmüş, 59 kişi yaralanmış, 15 kişi dağa kaldırılmış, 13 kadının ırzına geçilmiş, 2 milyon değerinde hayvan kaçırılmış, 2 milyon altın değerinde nakit ve mal almışlardı.
Sonuçta; 1641 vatandaş öldürülmüş, 323 kişi yaralanmış, 3723 ev bark yakılıp yıkılmıştı. Bu tehlikeli gelişmeler karşısında çok sıkışık durumda olmasına rağmen Ankara Hükümeti, merkezi Erzurum'da bulunan 9'uncu Ordu Komutanlığı'na (Komutan Yakup Şevki Paşa), Erzurum'daki XV. Kolordu'yu (Komutanı Kazım Karabekir Paşa) Trabzon Bölgesindeki "Köroğlu" ve "Eftaldi" çetelerini, merkezi Sivas'taki 3'üncü Kolordu'ya (Komutanı Alb. Refet Bey) Samsun Bölgesindeki Rum çetelerini takip ve temizleme görevini verdi.
SONUÇ
1 Aralık 1922'de Lozan Konferansı'nın birinci kısım toplantılarında 13 ayrı oturum sonunda TÜRK-YUNAN AHALİ MUBADELESİ anlaşması kabul edildi. Bu karar gereği Trabzon vilayetinde (o zaman Samsun'dan Rize'ye kadardı) yaşayan 193 bin Rum, 1923 yılı başında vapurlarla Yunanistan'a göç ettiler. Bu mübadele sonucu, Karadeniz Bölgesinde Rum ahalisi kalmadı.
1915 senesinde de Ermeni Tehciri (zorunlu göç) olayı ile bölgede yaşayan 68 bin Ermeni güneye nakledilmişti. Böylece Rum çeteleri kendi açtıkları kuyuya kendileri düşmüş, Rum Devleti kuralım derken yerlerinden oldular. Akıttıkları binlerce insan kanını göç etmeleriyle ödemiş oldular.
Ancak bölgeyi ne Rumlar, ne de Ermeniler unutmadılar. Bizler de şunları hiç unutmayalım: Birinci Dünya Savaşı sona erince Osmanlı İmparatorluğu ile itilaf devletler 10 Ağustos 1920'de SEVR Anlaşması'nı imzaladı. Bu anlaşmayı Ankara TBMM Hükümeti tanımadı ve imzalamadı. Böylece fiilen ölü doğmuş olan bu anlaşmanın bir maddesine göre Doğu Anadolu, Ermeni ve Kürt'ler arasında taksim edilmişti. Daha sonra Ankara Hükümeti ile imzalanan LOZAN Anlaşması (24 Temmuz 1923) SEVR'i kökünden bozmuş ve bugünkü sınırları içerisinde modern Türkiye'yi yaratan anlaşma oldu.
SEVR Anlaşması imzalanırken, Yunanlılar Batı Anadolu'yu, bütün Ege Adalarını (Kıbrıs hariç) ve İstanbul'u alabilmek için batılı dost ve müttefiklerine şirin görünmek ve onların takdirlerini alabilmek için Pontus meselesini ikinci plana atmış, gündeme getirmemişlerdi. Daha şirin görünüp batılıların sempatisini kazanmak için (Doğu Karadeniz'i) Ermenilere liman ve dünyaya açılmaları için vermeyi teklif ettiler ve bu teklifi de kabul ettirdiler.
Yunanlıların bu teklifi nedeniyle temsilcileri VENİZELOS Sevr Konferansı'nda en çok takdir toplayan politikacı oldu. Yunanlılar Kurtuluş Savaşı'nda yenilip hayalleri yıkılınca tekrar başa dönüp Pontus meselesini gündeme getirerek sıcak tutmaya başladılar.
GEÇMİŞTEN ALINACAK DERS
Batılılar (Avrupalılar) Türkiye'nin güçlenmesini, büyümesini 30-40 sene sonra kalkınmış, 100 milyonluk Türk Devleti olmasını, kendi geleceklerine tehlike olarak gördükleri için asla istemezler. Onlar tarihteki Haçlı zihniyetiyle "Şark meselesini" sürekli sıcak tutmak için fırsat buldukça kurcalarlar. Şark meselesinin özünde Türkleri Avrupa'dan daha sonra da Anadolu'dan atmak yatar. Bunun mümkün olmayacağını bildikleri için daha çok din, ırk, inanç ayrımı yaparak veya İslam dinini politika konusu haline getirip kardeş kavgalarına sürüklemek ve bu suretle Türkiye'nin güçlenmesini sekteye uğratmaya çalışırlar.
Önce deneyip uygulayamadıkları SEVR Antlaşması'nı gizli veya dolaylı olarak gündeme getirip, uygulama ortamı yaratmayı sürekli denerler. Dün EOK ve ASALA gibi bugün de PKK'nın taşeron olarak kullanılması, Güneydoğu Anadolu'da "Siyasi Çözüm" ve "Kültürel Otonomi" gibi sloganlarla yeni ortam arayışına girmeleri bundandır. PKK'yı Yunanistan ve Ermenistan'ın gizli veya açıktan desteklemesinin altında Yunanlılar için Pontus hayali, Ermeniler için SEVR'de kendilerine verilen Doğu Karadeniz toprakları yatar.
Kürtlerle hiçbir ilgisi olmayan Karadeniz bölgesine PKK'nın sıçrama arzusu bu iki devletin çıkarı ve desteği ile olmaktadır. Bunlar Türkiye'nin en zayıf anında uygulanacak planlardır. Bu nedenle siyasi görüşlerimiz ne olursa olsun, hepimiz bu konuları bilerek, birlik ve beraberlik içinde olmalıyız. Aksi taktirde Avrupa Parlamentolarında etkin hale gelen Komünist ve Yeşiller fırsat buldukça Türkler aleyhine çalışacaklardır.
APO canisine siyasal kimlik kazandırma gayretleri ve Güneydoğu bölgemizin geri kalmışlığını Kürt sorunu olarak takdim edip bunu da uluslar arası tartışmaya açma hesapları hep bu sinsi politikanın unsurları olarak bilinmelidir.
Bunları bilerek hareket ettiğimiz, oyunlara gelmediğimiz taktirde Türkiye'nin gelişmesi, büyümesi ve kuvvetlenmesi hiç kimse tarafından önlenemeyecektir. Türkiye, üniter bir devlettir ve öyle de kalacaktır.
http://www.sat-elit.com/showthread.php?t=13418
|
Tarih: 18:35, 17/3/2007 Kategori: millimucadele |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Badırlı (Bedirli) Köyü / SAMSUN

Fotoğraf: www.gazi-bld.gov.tr
Atatürk’ün Badırlı Köyü Ziyareti
Mustafa Kemal Paşa, Samsun’da bulunduğu ilk günlerde ziyaret ettiği Badırlı Köyünde Türk çetelerle görüşmüş ve onların Milli mücadele saflarına katılmalarını sağlamıştı. Köyün büyükleri o günlerden hatırlarında kalanları şöyle nakletmişlerdir:
Köylümüz, “Bir gün köye atla yüksek rütbeli subaylar geldi. İçlerinden birisi bize Mustafa Kemal Paşa’yı tanıttı. Çanakkale savaşlarında ününü duymuştuk. Hayranlıkla kendisini seyrettik. Mavi mavi çakmak çakmak gözleri vardı. Kendisine kahve ikram ettik. Bu sırada karşı köylerde bazı evler yanıyordu. Devlet otoritesinin zayıflığı, hatta yokluğu sebebiyle Rum çeteler, mala, cana, ırza, namusa tasalluttan geri kalmıyorlardı. Mustafa Kemal Paşa, bu yanan evler hakkında bilgi istedi. Anlattık. Gözleri ağlamaklı oldu. Köy meydanındaki bu konuşmalar sırasında köyün ileri gelenlerinden Osman Ağa Gaziye dönerek şöyle dedi:” Paşam, Rum çeteler köyümüzü yıkacaklar. Görüyorsunuz karşı köyü de yakıyorlar. Bize 8-10 jandarma verseniz de köyümüzü koruyalım.”
Paşanın gözleri alevlendi ve dedi ki; “Mesele köyleri değil, vatanı koruma meselesidir. Anam var demeyeceksin, karım var demeyeceksin, çocuğum var demeyeceksin, vatanın imdadına koşacaksın. Çünkü vatan elden giderse, bunların hepsini kaybedersin”
http://www.samsunkulturveturizm.gov.tr/ataturk.asp?sayfa=8
Osmanlı Devleti'nin 1530 senesi kayıtlarında Badırlı Köyü
(...)Oysa Badırlı, en az 500 yıllık Türkçe isimli bir Türk köyü idi. Osmanlı Devleti'nin 1530 senesi kayıtlarında bu köy buna yakın bir şekilde teleffuz ediliyordu. "Bedirli" ve "Aşağı Bedirli" olmak üzere iki mahallesi olan köyde 10'u Aşağı Bedirli de olmak üzere 37 hane bulunmaktaydı (bak: 387 Numaralı Muhasebe-i Vilâyet-i Karaman ve Rûm Defteri (937/1530) II, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı Yayınları, Ankara 1997, s. 660).
(...)
/Mümin YILDIZTAŞ
http://www.samsunhaber.com/default.asp?part=yazar_yazisi&yazid=432&sid=597622422
Badırlı Köyünden Bir Portre.
YUSUF BAHRİ EFENDİ (UĞURLU)
(SAMSUN MÜFTÜ VEKİLİ BAHRİ)
1870 (1286)'te Samsun Badırlı Köyü'nde doğdu. Ziraatçi Tosunoğlu Mustafa Ağa'nın oğludur. İlk öğrenimini Samsun Sıbyan Mektebi'nde tamamladıktan sonra Said Bey Medresesi'ne (Samsun'da) devam etti. Bir süre bu medresede Arapça okudu. Daha sonra İstanbul'a giderek Çifte Baş Kurşunlu Medresesi'ne kaydoldu. Fatih Dersiâmlarından Alasonyalı Ali Zeynelabidin Efendi'den Ulûm-u âliye ve a'liye (dini yüksek ilimleri ve alet ilimleri) tahsil ederek, 1 Ekim 1900'de icazet aldı. Ayrıca "Feraizi" şöhretiyle meşhur olan yine Fatih Dersiâmlarından Hacı Ahmet Hulusi Efendi'den de feraiz icazetini aldı (9 Ekim 1899).
Öğrenimi sonrasında memleketine dönerek 1902'de müderris tayin edildi. 1 Eylül 1902'den itibaren sabahları Said Bey Medresesi'nde Ulûm-u âliye (dini yüksek ilimleri) ve ikindiden sonra da Samsun Merkez Pazar Camii'nde öğrenciye ders verdi. 8 Şubat 1909'da Samsun Merkez Müderrisliği'ne tayin edildi (1).
3 Aralık 1909'da Samsun Müftü Müsevvitliğine (Müftü Yardımcılığına), 30 Ocak 1919'da Samsun Müftülüğü'ne vekaleten atandı (2).
Yusuf Bahri Efendi, Vekaleten Samsun Müftülüğü görevini yürütürken Milli Mücadele'ye katılmıştır. Bu ünvanla, Ankara Fetvası'nı tasdik etti (3).
9 Temmuz 1932'de asaleten Samsun Müftülüğü'ne atandı (4). Soyadı Kanunuyla "UĞURLU" soyadını aldı. Görevde iken, 19 Aralık 1938'de vefat etti. Samsun'da Seyyid-i Kutbiddin Camii çevresindeki mezarlıkta medfundur. Evli olup beş çocuk babasıydı (5).
___________________________
(1) Sadık Albayrak, Son Devir Osmanlı Uleması, İstanbul, 1981, C. 4-5, s. 515.
(2) DİB Arş., D: 23-1390.
(3) Hakimiyet-i Milliye, 5 Mayıs 1336, No: 27. Ayrıca bkz., EK: III.
(4) Bkz., DİB Arş., D: 23-1390.
(5) Samsun İl ve İlçeleri Müftülükleri Albümü, Haz. Samsun İl Müftülüğü, Samsun, 1992, s. 6.
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/weboku.asp?id=713&yid=27&sayfa=8
Tarihi Kayıtlarda Badırlı Köyü
19. YÜZYILIN ORTALARINDA SAMSUN VAKIFLARI VE GELİRLERİ
/Mehmet BEŞİRLİ -
(…)
2.3.3. Mekde Mescidi Gelirleri
1841’de tarla içinde zeytin ağaçları icarından her sene alınan 40 kuruş, hayrat sahibinin vakfettiği 130 kuruşun rıbhı olan 13 kuruş, Kuşçulu, Kıran ve Badırlı köyleri mezraları aşarından yarım hisse ve beş zeytin bahçesinin geliri 370 kuruş geliri vardı. Ayrıca 12 Samsun kilesi görevlilere vazife olmuştur72.
5 Zilkade 1256/29 Ocak 1841 tarihli vakıfname suretine göre, Abdullah kızı Şirin Hatun hayatta iken bir ekmekçi fırınını ve bundan gelecek akarı ile nakit 500 kuruşu vakfetmiştir. Bu meblağdan mescitte sarf olunmak üzere bir kıyye balmumu yapılmasını şart koşmuştur73.
1757 numaralı sicile kaydedilen Mekde mescidinde imam olanların geliri74:
Elicik yukarısında zeytin bahçesi ile arsa yirmi ağaç, Kızılcık eteğinde zeytin bahçesi ile arsa 22 ağaç, Sabancı arsası ve içinde yirmi iki zeytin ağacı, diğer yukarısında altı zeytin ağacı, Hassa Aba başında zeytin bahçesi ile arsa yetmiş ağaç, Tulumoğlu İsmail arsası icarı 20 kuruş ile zeytin ağacı, Kadıköyü altında bir zeytin bahçesi, 130 kuruşluk meblağın rıbhı, meblağ müteveffa Hacı Hafız Efendi’dedir.
21 Safer 1272/2 Kasım 1855 tarihinde Samsun Kıran köyünden Ömer kızı Refia Hatun, malından 150 kuruş vakfederek mektep hocası Sadullah Efendi’ye teslim etmiş ve meblağın gelirinden yıllık bir kandil yapılıp Mekde mescidinde yakılmasını şart koşmuştur75.
(…)
2.5.2. Hazinedar-zâde Süleyman Paşa Mektebi
1757 numaralı sicile göre, mektebin geliri, Koşumlu, Kıran ve Badırlı köylerinin üçte bir malikâne aşarının Molla Fahrüddin zaviyesi zaviyedarları ile sıbyan muallimleri arasında eşit paylaşımından oluşmaktadır89.
(…)
2.6.4. Molla Fahrüddin Zaviyesi
1757 numaralı Samsun şer‘iye siciline kaydedilen bir belgede Yukarı Kale kapısında bulunan Molla Fahrüddin Zaviyesi mahallinde Hazinedarzâde Süleyman Paşa’nın yeniden bir mektep inşa ettiği kayıtlıdır. Zaviye ve mektebin gelirleri, kasabaya bağlı köyler mezraları mahsulünden hasıl olan aşardan oluşuyordu. Şarta göre, Koşumlu, Kıran ve Badırlı köylerinin üçte bir malikâne aşar gelirini, zaviyedar ile mektep hocalarının eşit şekilde paylaşması öngörülmüştür96.
(…)
http://www.samsun.bel.tr/kulturwebsite/samsem2006/doc/028.doc
İnternette Badırlı Köyü
http://www.fallingrain.com/world/TU/55/Badirli.html
http://www.tutiempo.net/Tierra/Turquia/Badirli-TU008310.html
http://www.travelpost.com/EU/Turkey/Samsun/Badirli/map/2234894
http://ulusalkanal.com.tr/index.php?option=com_content&task=view&id=2102&Itemid=4
http://samsun01.blogcu.com/1234940
|
Tarih: 17:07, 15/3/2007 Kategori: millimucadele |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Ecel Teknesi

1910 da sipariş edilen gemi yapılıp 1910 Aralığında denize indirilmiş. 1921 de Kurtuluş Savaşı güçlerine katılan gemi, 1954 te hizmet dışı kalıp sökülmek üzere satılmış. 182 Grostonluk gemi, H. Vuijk & Zonen, Capelle a/d Ysel yapımı, boyu: 30.1 metre, eni: 6,7 metre, çektiği su: 3,1 metre. Çelik olan gövdeyi düşey 2 silindirli 750 beygirlik G. T. Gray makinası tek uskurla 12 knots sürate çıkarıyormuş.
Asker ve malzeme taşıyan Yunan Urania gemisi ile karşılaşıp durdurmak istediklerinde de Seyfeddin Bey, ani bir hamle ile bir mermi alıp düşmana göstere göstere namluya sürmüş ve topu ateşe hazırlar gibi yapmış. Bunun üzerine koca gemi teslim olmuş ve Urania “Samsun” olarak Türk Donanmasına dahil edilmiş. Bu olay ve Seyfeddin Bey’in davranışı Ankara’ya Gazi’ye kadar ulaşmış. Yıllar geçip Soyadı Kanunu çıkınca, Seyfeddin Bey Gazal soyadını almak istemiş. İstiklal Madalyası sahibi olduğu için, istediği soyadı onay için Gazi’nin önüne gitmiş. Gazi bu soyadına itiraz etmiş: “Gazal, geminin adı olmakla beraber bir av hayvanıdır” demiş “Seyfeddin Bey, orada acarca davranmış, soyadı Acar olsun !”
YUNANLILAR denize dökülmüş, Mudanya’da mütareke görüşmeleri sürüyor. İngilizler, Türklerin Trakya’ya asker çıkarmalarından kuşkulanıyorlar. Bu nedenle İngiliz muhripleri, Boğaz ağzında ve Trakya kıyısında sürekli devriye geziyor.
Gazal gemisi küçük, eski, özürlü bir gemicik. Denizciler arasındaki adı "ecel teknesi". Çünkü iki saat geçince makineleri stop ediyor, yeniden istim tutmak gerekiyor. Ama usta denizcilerin elinde o güne kadar birçok inanılmaz görevler başarmış, yine tehlikeli bir göreve seçilmiş. Bilgi toplamak için o da yakalanmamaya çalışarak Boğaz ağzında dolaşıyor. Boyundan büyük bir görevi daha var: Bir Yunan gemisi görürse batıracak ya da el koyacak.
FORA TOP
7 Ekim 1922 sabahı kuzeyden gelen büyük bir şilep göründü. Komutan Yüzbaşı Nazmi, Gazal’ı şilebe yaklaştırdı. Geminin adı Oranya idi. Şilebin kaptanına "hangi milletten olduklarını" sordular. Yunanlı kaptan, bu tehlikeli sularda bir Türk gemisine rastlayacağını hiç düşünmediği için iç rahatlığıyla "Grek!" diye bağırdı. Zaten yolunu kesip kimlik soran gemi de küçük, köhne bir gemiydi. Neşe içinde bandıra direğine Yunan bandırasını çektirdi.
Yüzbaşı Nazmi de Türk bandırasını toka ettirdi ve bağırdı: "Fora top!" Gemiciğin baş tarafında bir top vardı. Görevliler topun meşin kılıfını hızla çekip aldılar, namlusunu şilebe çevirdiler. Top başındaki denizcilerin kararlı duruşlarının şilep kaptanı ile tayfalarının ödünü koparttığı anlaşılıyordu. Top, çelik bir canavar gibi ışıldamaktaydı. Yüzbaşı Nazmi, işin cılkı çıkmadan hemen bir filika indirterek Oranya’ya Üstteğmen Sabri ile üç silahlı denizci yolladı.
Üsteğmen Sabri ve silahlı denizciler, şilebin köprü üstünü ve makine dairelerini şimşek gibi denetim altına aldılar. Filika dönerken kaptan ile başçarkçıyı Gazal’a taşıdı.Küçük Gazal, 2000 tonluk Oranya şilebini ele geçirmişti.
ÇALIŞMIYORDU
İngiliz muhriplerine yakalanmamak için geniş bir kavis alarak Ereğli’ye doğru yola çıktılar. Oranya’ya Samsun adı verilecek, Türk bandırasının gölgesinde birçok sefer yapacaktı.
Bu öykünün püf noktası şudur: Gazal gemiciğinin baş tarafındaki top bozuktu, çalışmıyordu. Şilep dirense Gazal bir şey yapacak durumda ve güçte değildi. (Erol Mütercimler, Bu Vatan Böyle Kurtuldu.)
/ Turgut ÖZAKMAN
http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3994202.asp?yazarid=163
|
Tarih: 00:56, 12/3/2007 Kategori: millimucadele |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Türk İstiklâl Mücahedesi Konferansları

Kentlerin Kaderi, İzmir Yanıyor. Tıpkı Kara Samsun Gibi.
Cevdet Kerim İncedayı tarafından 1927 yılında Ankara Türkocağı’nda, İstanbul Üniversitesi’nde ve Ankara Öğretmenler Kursu’nda dizi konferanslar halinde verildikten sonra yine aynı yıl Millî Eğitim Bakanlığı tarafından “Türk İstiklâl Mücahedesi Konferansları” adıyla kitap haline getirilen İstiklâl Harbi konferansları, hitabet değeri yanında Millî Mücadele Tarihimizle ilgili ilk araştırmaları da oluşturmaktadır.
(...)
Pontus Meselesi:
Bu tarihlerde artık Pontus meselesi de tamamıyla halledilmişti. Burada bu meselenin mahiyetinden ve suret-i imhasından da muhtasaran bahsedeceğim:
1840 senesinden beri Karadeniz havzasında Rize’den İstanbul’a kadar eski Yunanlılığın ihyası maksadıyla çalışan bir Rum kitlesi vardır. İlk Pontus içtimagâhını Amerika Rum muhacirlerinden rahip Klematyos İnebolu’da elyevm halkın manastır tabir ettikleri bir tepede kurmuştur.
Zaman zaman münferit eşkiya çeteleri şeklinde icra-yı şakavet eden bu kitlenin fedaileri Harb-i Umumi’de siyasî bir şekilde mesaiye başlamış ve Çarlık Rusyası tarafından tevzi edilen silâh, cephane, bomba ve makineli tüfeklerle Samsun, Çarşamba, Bafra ve Erbaa Rum köyleri âdeta bir silâh deposu halini almıştı Mütarekeden sonra bütün Rumlar Yunanlılık amal-ı milliyesiyle her tarafta şımardığı gibi Etnik-i Eterya Cemiyeti propagandacıları ve Merzifon Amerikan müessesatı tarafından manen yetiştirilen ve ecnebi hükümetlerin silâhlarıyla maddeten takviye edilen bu havalideki Rum kitlesi de Osmanlı hâkimiyetinden çıkarak müstakil bir Pontus hükümeti teşkil etmek emeliyle dağlara çekilerek umumî bir kıyam hazırlamışlar Amasya ve Samsun havalisi Rum Metrepolidi Yermanos’un taht-ı idaresinde muntazam bir program tahtında icrayı faaliyete geçmişlerdir.
Samsun’daki Rum komitacılarının reisi ve Pontus amalinin en şiddetli mürevvici reji fabrikası direktörü Tokomanidis bir taraftan da Anadolu içerilerindeki Rumlarla muhaberat tesisine tevessül ediyordu.
İngilizler şarkta ahali-i İslamiyeyi ve bahusus Kürtleri o zaman iğfale muvaffak olamayınca Pontus teşkiline müzaharet vaadiyle ve Samsun havalisindeki Rumluk nüfusunu teksir etmek gayesiyle Rusya’daki Rum ve Ermenileri Batum’da cem ve Türk - Kafkas ordularından alınıp Batum’da depo edilen silâhlarla teslih ederek sevahilimize ihraca devam ediyorlardı. Sohum’da Osmanlı sahillerinde çetecilik etmek üzere Haralambos isminde bir Rum başına birkaç bin Rum toplamış ve Batum’dakiler de buna iltihak etmişlerdi; aynı zamanda memleketimizdeki Rumlara da Samsun İngiliz Mümessili Yüzbaşı Solter tarafından silâh ve cephane dağıtılıyordu.
Bu Hıristiyan kitleleri “muhacir” iaşesi maskesi altında İngiliz ve Amerikalılar tarafından iaşe ve ilbas edildiği gibi Yunan hükümeti de nakit ve erzak hususunda mukavemetten geri durmuyordu. Hatta Amerikan ve Yunan salib-i ahmerleri meyanında gelen zabitan heyetlerinin bunlar arasında teşkilât yaptıkları talim ve terbiye ile meşgul oldukları ve müstakbel Pontus hükümetinin temelini kurmaya memur oldukları anlaşılıyordu. O zaman Anadolu’daki zaaf, bunları büsbütün teşci ve kuvvetlenmelerini teshil ediyordu. Tamamıyla siyasî bir fikirle hareket eden bu zümre İngilizler tarafından adi bir şakavet mahiyetinde gösterilmekte idi.
4 Mart 1919’da İstanbul’da Pontus namıyla bir gazete neşrine başlandı. Ve bu gazete, başmakalesinde Trabzon vilâyetinde Rum cumhuriyetinin tesisine çalışmak maksadıyla intişar ettiğini ilân eyliyordu. Yunanistan’ın yevmi-i istiklâline tesadüf eden 7 Nisan 1919’da her tarafta ve bilhassa Samsun’da nümayişler yapıldı ve Yermanos’un küstahane hareketi Rumların efkâr ve amalini aleniyet derecesine çıkardı. Mamafih teşkil edilen çeteler fırsata intizaren tam bir kıyam yapmamış henüz alelade şekavet mahiyetinde çalışıyorlardı ve kiliselerde toplanarak teşkilât ve teçhizatlarını takviye ediyorlardı.
Patrikhane de bir taraftan faaliyetine devam ediyordu. 23 Teşrin-i evvel 1919’da şarkî Trakya ve Pontus için teşkilât ve tahrikat merkezi olarak İstanbul kabul edilmiş ve faaliyete başlanmıştır. Venizelos İstanbul meselesinin vakt-i ahire talikiyle bunun yerine Pontus -Bahr-i siyah sevahili hükümetinin teşkili kanaatini izhar etmiş ve patrikhaneye de bu yoldan talimat vermişti. Aynı zamanda Yunan hükümeti tarafından İstanbul’da Yunan hafi zabıtası teşkiline memur edilen Miralay Aleksandros Zimragaki tarafından Pontus jandarması tensik etmek üzere Eyfel nam Yunan torpidosuyla ayrıca bir zabit grubu izam edilmişti. Türkiye’de bu hafi ve aleni teşkilât cereyan ederken Batum’da 18 Aralık 1919’da Pontus Rum hükümeti ismiyle bir hükümet teşekkül etmiş ve teşkilât yapmaya başlamıştı. 19 Temmuz’da yine Batum’da Karadeniz, Kafkas, cenubi Rusya Rumları tarafından Pontus meselesi hakkında bir kongre akdedilmiş ve muhtıra azadan biri vasıtasıyla Rum Patrikliği’ne verilmiştir.
Münferit şakavet vakaları şeklinde tezahür eden ve hafiyen teşkilâtlarını ikmal eden Pontusçular 1920 nihayetlerine doğru faaliyetlerini artırarak maksatlarını tamamıyla aleniyete çıkarmışlar ve bizi ciddî tedabir ittihazıyla tamamiyle imhalarına tevessül mecburiyetinde bırakmışlardır.
Pontusçuların kıyam teşkilâtı şöyle idi:
1) Birtakım rüesa maiyyetindeki müsellah ve muharip kuvvetler.
2) Bunların iaşelerine hizmet eden müstahsil Pontus ahalisi.
3) İdare zabıta heyetleri.
4) Şehirlerden ve köylerden erzak teminine memur nakliye kolları. Her çetebaşının hükümran olduğu mıntıka bu suretle ayrılmıştı.
Bidayette 6000 - 7000 müsellah muharip bir kuvvet olan Pontusçular gittikçe kuvvet bularak ceman 25.000 raddesine varmıştı. Bunlar, ufak cüzitamlar halinde muhtelif mahallerde tahassun etmekte ve müfrezelerimize karşı müttehiden hareket etmekte idiler. Bunların gayesi Samsun -Trabzon sahillerindeki Türkleri imha ve buralarda Yunanlığı ihya ile muazzam bir Pontus hükümeti teşkil etmekti. Tuttukları hatt-ı hareket honhar bir sürünün muhassala-i icraatından ibaretti; yani yakmak, yıkmak katletmek ve itisaf yapmak.
Fakat mukadderatını kendi eliyle idareye azmeden Türk milleti daha Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a ilk ayak bastığı gün bu işi ölçmüş ve tedbir ittihazına başlamıştı.
Mütarekenin akabinde Samsun ve havalisinde bu kabil harekât başladığından jandarmanın adem-i kifayesine binaen Şark Cephesi’nden onbeşinci fırka ile bu mıntıka takviye edilmişti.
1919 ve 1920’de Samsun ve Amasya livaları dahilinde şekavetin artması üzerine Miralay Selâhattin Bey kumandasındaki 3 üncü kolordu, bütün mesaisini bu mıntıkada emniyet ve asayişin temini hususuna hasretmişti. Trabzon, Gümüşhane havalisindeki Rum çetelerinin faaliyetini izaleyi de şarktaki 15 inci kolordu deruhte etmişti.
1920’de 3 üncü kolordu 8 tabur piyade, 6 süvari bölüğü, 24 makineli tüfek, 4 topla 15 inci kolordu da İzmir’de olduğu gibi Trabzon’da da bir Yunan ihracını nazarı dikkate alarak Trabzon’daki 3 üncü fırkasıyla tedbir aldılar. Müteakiben 3 üncü kolordu yerine 9 Aralık 1920’de merkez ordusu teşkil edilerek bu vazifeyi o aldı. 12 Kasım 1921 tarihine kadar 3 üncü kolordu ve merkez ordusu dahilî isyanları itfa etmiş ve Pontusçuların kat’i mahvını kış mevsimine bırakmıştı. Kışın hululuyla faaliyete geçen merkez ordusu 1921 bidayetinden 13 Kasım 1921 tarihine kadar takriben 11 aylık zaman zarfında bunların tahassüngâhlarını tahrip, emval ve erzakını iğtinam ve sergerdeleriyle beraber kısm-ı âzamini imha etti. Bu müddet zarfında 117 tahassüngâh yakılmış ve 3877 maktul verdirilmiş, buna mukabil 210 asker, 704 ahaliden şehit vaki olmuş ve 439 Türk köyü eşkiya tarafından yakılmıştır.
Pontus fikir ve hareketinin gittikçe alevlendiğini gören Erkân-ı Harbiye-i Umumiye 29 Aralık 1921’de bu işe daha ziyade ehemmiyet vermiştir. Usatın en ziyade tekasüf ettiği Ladik-Çarşamba, Zile mıntıkasında kuvvetlerimiz teksif edildiği gibi tedibatın süratle intacı için 1500 kişilik bir kuvvetin daha faaliyete getirilmesine karar verildi. Bunun için Garp Cephesi’ne mürettep bakaya efrat da buraya tahsis edildi ve mecmu kuvvetimiz 17900 nefere baliğ oldu. Artık Pontusçuların tamamen imhası tedabiri ittihaz edilmişti. 6 Şubat 1922’de bunlar kamilen mahvedilmiş ve Pontus hülyası Karadeniz’e dökülmüş ve boğulmuştu; icraat sahası, Fatsa - Ünye - Terme - Çarşamba - Samsun - Bafra - Vezirköprü - Havza - Ladik - Amasya - Niksar - Koçhisar - Trabzon ve havalisi idi.
Pontus meselesini bu surede hulâsa ve ikmal ederken, bu meselenin ilk defa mahiyet-i asliyesini meydana koyan ve amillerinin tecziyesinde, memleketin bünyesini kemirecek olan bu mefkurenin tamamen kal’inde çok şiddetli ve musip kararlarıyla icra-yı ma’delet eyleyen o mıntıka İstiklâl Mahkemesi heyetinin mühim tesir ve hizmetini kaydetmek vazifedir.
- ATATÜRK ARAŞTIRMA MERKEZİ DERGİSİ, Sayı 22, Cilt: VIII, Kasım 1991
http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=600 |
Tarih: 23:03, 8/3/2007 Kategori: millimucadele |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Alaçam'da İngiliz Bayrağı ve Solter
İngiliz mümessili Solter, Alaçam’da Beriklis’in evine misafir olduğu zaman Beriklis evine İngiliz bayrağı çekmişti. Büyük kızı Safi buna mani olmak istediği zaman Beriklis demiştir ki; Kızım Türk hükümeti artık yok olmuştur asla korkma. Artık direnmesine imkan kalmamıştır.
Mustafa Kemal Paşa Samsun'a çıktığı zaman Alaçam jandarma kumandanı İhsan Bey Beriklis’in evinde araştırma yapmış Pontus teşkilatına ait olduğu vesikaları makam eli ile Amasya İstiklal mahkemesine göndermiş ve mahkeme tarafından Beriklis İdam edilmiştir.
http://www.alacam55.com/ilceler/cete.asp
Iki gün sonra Dahiliye Nezareti müdürlerinden Münir bey, yanında Samsun İngiliz temsilcisi Rum asıllı yedek yüzbaşı Solter ve bir Ermeni tercüman olarak, Sinop hükümet konağının kapısından içeri girdi. O aralık genç mutasarrıf yerinde olmadığından tahrirat müdürleri odasına girip oturarak mektupçu Hüseyin Hilmi beyi çağırttılar. Bir İngiliz ganbotunun limana demir attığını gören Tevfik bey hemen bir tehlike sezinleyerek sıvışmıştı.
(…)
Henüz İstanbul'dan ve Samsun'dan beklenen olumsuz ve tehlikeli ses çıkmamıştı. Geciktiğine göre epeyce yüksek takatta bir patlayış olacağı anlaşılıyordu.
7 Eylül 1919 günü Sinop limanına iki Amerikan savaş gemisi yanaştı. Gürültü ile demir attılar. Bunlardan birisinden iki İngiliz subayı ve üç silahlı deniz eri bir motora binerek karaya çıktılar. Bu subaylardan biri Samsun İngiliz temsilcisi Rum Milli yedek yüzbaşısı Solter' di. Silahlı üç deniz askerinden birinin elinde katlanmış kocaman bir İngiliz bayrağı bulunuyordu. Yüzbaşı Solter, askerlerin başında doğruca eski Rus konsoloshanesine gitti. Askerlere, savaş sırasında yarısı sağlam kalan bayrak direğine İngiliz bayrağını çektirdi. İngiliz bayrağı, Karadeniz’den esen serin rüzgarla dalgalanmağa başladı. Mustafa Kemal, henüz Havza'dayken Amasya Saat Kulesine İngiliz bayrağı çeken ve halkın kendisini linç etmesinden korkup kaçan bu yüzbaşı, aylardan sonra, içindeki bir komplekse çıkış noktası arayarak Sinop'a da İngiliz bayrağı astırarak otorite kurmak istiyordu.
Amerikan Savaş gemilerinden inen yalnız bunlar değildi. Ayrı bir motor karaya birkaç Amerikalı da çıkardı. Bunlar albay Boer ile maiyetiydi. Solter'le adamları, Rus konsoloshanesine kapanıp kaldıkları halde Amerikalı deniz Albayı doğruca hükümet konağına gittiler ve bürosunda genç mutasarıfı ziyaret ettiler. Mazhar Tevfik bey, konuklarına kahve ve çay ikram etti. Oturup havadan-sudan konuştular. Konuklar kalkıp giderken Mazhar Tevfik beyi de gemileri ziyarete çağırdılar. Mutasarrıfın içinden kötü kuşkular geçti. Böyle düzenbazlıkla yakalanmak, "belkisi" kafasından birçok kez geldi geçti. Yine de Amerikalıların bu kahpeliği yapmayacakları üzerinde bir kanı, onu konukların yanı sıra savaş gemilerine sürükledi. Onlar da genç mutasarrıfa soğuk içecekler ikram ettiler, onu ağırlayarak yine motora bindirip kıyıya bıraktılar. Amerikan mandası propagandası İngiliz mandası propagandasının dolu dizgin yarış ettiği Türkiye'de yüzbaşı Solter elbette bu davranışlariyle okkanın altına gitmişti..
İkindi üstü, Karadenizi yalayarak gelen tatlı bir poyraz, Amerikan savaş gemilerinde çalmağa başlayan bandonun coşkun ve hoppa havalarını kıyıya sürüklemeğe başladı. Gemiler, kalkmak üzereydiler. Sinop halkı da deniz kıyısına dökülmüş, hem Amerikan savaş gemilerini seyrediyor, hem de mızıka dinliyordu. Mutasarrıf Mazhar Tevfik, Binbaşı Şevket, Belediye Başkanı Rasim, Hürriyet ve İtilaf Partisi Başkanı Akif bey de kayıkla limanda dolaşıyor ve bandonun çaldığı güzel havaları dinliyorlardı.
(…)
- Bir Türk Binbaşısı olarak gidip te bir İngiliz yüzbaşısına tarziye veremem. Eğer bu emri bana bir asker sıfatı ile veriyorsanız şu dakikadan itibaren askerlikten dahi istifa ediyorum!
Telin öbür ucuna doğru bu yiğitçe sözler bir şamar gibi uzaklaşırken Şevket bey, omuzlarındaki apoletleri sinirli ve güçlü parmakları ile sökerek masanın üzerine fırlattı. Şevket bey, bu emre baş ka1dırınca Vali vekili, Sinop Jandarma Kumandanı Remzi beyi makine başına çağırdı; Mutasarrıf vekilliğini ve gidip İngilizlerden özür dilemesi emrini ona verdi. Remzi bey hiç duraksamadan bu emri benimsedi. Gidip Mazhar Tevfik beyin makamına "azametle" kuruldu. Sonra da Rus konsolosluğunda kuşku ve sabırsızlık içinde bekleyen yüzbaşı Solter ve arkadaşlarına tarziye verdi. Böylece, Sinop'taki kuvayı milliye ruhu da okkalıca bir tokat yemiş oldu.
Solter, ertesi gün yeni Mutasarrıf Vekili Remzi beyi gelip makamında ziyaret etti. Birkaç gün sonra da maiyetini alıp Pontos çetelerini ve örgütlerini silahlandırma yeri olan Samsun'a yollandı.
(…)
Kutsal İsyan (Millî Kurtuluş Savaşı'nın Gerçek Hikâyesi- Sayfa:225-244 /Hasan İzzettin DİNAMO
Tamamı için Bakınız;
http://www.sinop.gov.tr/tarih/kurSavas.html
KARADENİZ'DE GİZLİ FAALİYETLER VE ÇETELER
İngilizlerin Samsun'daki temsilcisi Yzb. SOLTER, bölge Rumlarını gizlice teşkilatlandırıyor ve onlara silah dağıtıyordu. 4 Mart 1919'da (Yunanlıların bağımsızlık günü) Karadeniz Bölgesinde özellikle Samsun'da Pontus için büyük gösteriler yaparak, Türklere gözdağı vermeye çalıştılar. Yunanlı Alb. ZİMRAKAKİS Pontus Jandarma Teşkilatını kurup kontrolü elinde tutmak için EYFEL adlı Yunan torpidosu ile Trabzon'a ve bölgeye bol miktarda Yunanlı subay gönderdi.
Karadeniz Bölgesinde özellikle Samsun, Çarşamba, Bafra, Erbaa, Zile ve Tokat yörelerinde geniş ve etkili şekilde Rum çete faaliyetleri başlatıldı. Türk köyleri silahsız gençleri askerde olduğu için koruması zayıftı. Köylerde yaşlılar, çocuk ve kadınlar vardı. Bu eksik ve kötü şartlara rağmen, çetelere var güçleri ile direniyorlardı. Rum çetelerin 6-7 bini bulan mevcutları çeşitli takviyelerle 25 bine ulaşmıştı. Silah yardımı da gördüklerinden Türk köylerini sindirip nüfus bölgelerini genişletmeye çalışıyorlardı.
(…)
Rum çeteleri çok azıtıp, köy ve kasabaları basıp yakıp yıkmaya başlayınca yöre idareci ve esnafı Osman Ağa'yı kasabayı Rum çetelerinden koruması için göreve davet ettiler. Daveti kabul eden Osman Ağa milis kuvvetleri ile Rumlara ağır darbeler indirerek onları sindirdi. Bölgede hakim güç oldu ve ünü bütün Karadeniz'e yayıldı. Kuvvetlerine 42 P.A. numarası, kendisine de fahri Yarbay'lık rütbesi verildi. Bu alay daha sonra Merkez Ordu Komutanlığı'nın emrine gitmek üzere Ümit Vapuru ile Samsun'a sevk edildi.
(…)
İngilizler durumun umdukları gibi gelişmemesinden ve tersine dönmeye başlamasından rahatsız oldular. Rumlardan da şikayet gelmeye başlamıştı. Bunun üzerine Osmanlı Hükümetine "Karadeniz Bölgesi'nde Rumların can ve mal güvenliğinin kalmadığı, güvenlik sağlanamadığı taktirde Mondros Mütarekesi'nin 7'inci maddesi gereği, bölgeye asker çıkarıp işgal edeceklerine" dair bir nota verdiler.
Bu nota Mustafa kemal Paşa'nın 9'uncu Ordu Müfettişi olarak Samsun'a gönderilmesine ve onun tarafından Kurtuluş Savaşı'nın başlatılmasına vesile oldu. Olayların böyle gelişmesine bakarak kurtuluş Savaşı'na Karadeniz halkının Rumlarla mücadelesinin ortam hazırladığını söyleyebiliriz.
/Vural DÖNMEZ
http://www.geocities.com/karadenizim/pontus-hayali.html
Ecnebi parmağı :
İngilizler şarkta ahali-i İslamiyeyi ve bahusus Kürtleri o zaman iğfale muvaffak olamayınca Pontus teşkiline müzaharet vaadiyle ve Samsun havalisindeki Rumluk nüfusunu teksir etmek gayesiyle Rusya’daki Rum ve Ermenileri Batum’da cem ve Türk - Kafkas ordularından alınıp Batum’da depo edilen silâhlarla teslih ederek sevahilimize ihraca devam ediyorlardı. Sohum’da Osmanlı sahillerinde çetecilik etmek üzere Haralambos isminde bir Rum başına birkaç bin Rum toplamış ve Batum’dakiler de buna iltihak etmişlerdi; aynı zamanda memleketimizdeki Rumlara da Samsun İngiliz Mümessili Yüzbaşı Solter tarafından silâh ve cephane dağıtılıyordu.
http://www.atam.gov.tr/index.php?Page=DergiIcerik&IcerikNo=600
Amasya'yı işgal etmeyi göze alamayan İngilizler, bu defa şehirde karışıklık çıkartmak üzere faaliyete geçtiler. Mondros Mütarekesi'nin dördüncü maddesini (11) gerekçe göstererek Merzifon'dan iki İngiliz subayı Amasya'ya gelerek cezaevindeki bütün mahkûmların serbest bırakılmalarını yetkililerden istediler. Ancak başta Mutasarrıf Sırrı Bey olmak üzere hapishane müdürü ve komiser İsmail Efendi İngilizlerin isteklerine boyun eğmediler. Ayrıca Amasya'dan hemen ayrılmaları istendi. Bunun üzerine Amasya'yı terke mecbur kalan İngilizler başlarında İngiliz temsilcisi Solter olduğu halde ertesi günü tekrar şehirde göründüler. Fakat bu defa Mutasarrıf Sırrı Bey'i tutuklamak üzere gelmişlerdi.
Bu arada Saat Kulesi'nin kapısını kırarak kulenin tepesinden Türk Bayrağını indirip, İngiliz bayrağını çektiler. Bu duruma şaşıran Amasyalılar, olaya tepki gösterdiler. Bundan sonraki gelişmeler şöyledir:
"Topçu Yüzbaşısı Cevat Bey;
"Biz muharebe meydanlarında bunun için mi cenk ettik?" diyordu. Amasya şehir merkezi kısa sürede olayın yayılmasıyla çalkalanıyor. Saathane önünde toplanan ahali hep bir ağızdan şiddetle protestoya başladı. Durumdan iyice korkan İngilizler Saat Kulesi'nin kapısını tuttular. Kendi bayraklarının kuleden indirilmesine engel olmaya çalışıyorlardı.
"Çıkalım paçavrayı yırtalım gardaşlar!" sesleri arasında,
"Susun, susun... hocaefendiler geliyor" diye bağırıldı. Halk ise hem yol açıyor, hem de "Olmaz, olmaz böyle şey" diyorlardı. Açılan yolda da Müftü Hacı Tevfik Efendi, Kadı Ali Himmet Efendi, Hoca Bahaeddin Efendi ve Vaiz Abdurrahman Kâmil Efendiler "Sakin olalım... sakin olalım" diyerek geldiler. Hepsi de endişeliydiler. Gözyaşlarını tutamayan Kadı Ali Himmet Efendi:
"Allah büyüktür, bizim gibi asil bir milletin memleketinde böyle âlimler, evliyalar bulundukça, yabancı bayrağı buralarda dalgalanamaz." diye sesini yükseltti. Halkın galeyanı arasında ansızın beklenmeyen bir uğultu, peşinden de korkuyla oldukları yere yattılar. Kısa süren fırtına, Saat Kulesi'nin tepesinde dalgalanan İngiliz bayrağı'nı param parça ederek Yeşilırmak üzerine savurup attığını, ayağa kalkan bütün ahali gördüğü zaman sevinç nidaları her yanı sardı. Bütün gözler Saat Kulesi'nin üzerindeki bayrak direğinde birleşti. Tekbir sesleri getirerek ayağa kalkanlar İngiliz bayrağının yerinde olmadığını gördüler. Bir paçavra gibi yırtılıp sulara karışan İngiliz bayrağından geriye sadece boşluk kalmış ve halk Allah'a şükür dualarında bulunuyorlardı.
Halkın âni cesaret bulması ve bayrağın parçalanıp yok olması karşısında korkan İngiliz askerleri geri çekildiler. Kule kapısından kaçan askerler, Hükümet konağı'na koşarak girdiler. Halk ise Kuleden indirilen Türk Bayrağını besmele ve tekbir sesleriyle tekrar yerine çektiler.
Hükümet Konağı'nda Mutasarrıfın odasında tartışan İngiliz Temsilcisi Solter, dışarıda cereyan eden olaylar karşısında korkuya kapılıp, yanındaki askerleriyle otomobiline binip kaçtı. Köprü üzerinden geçerken toplanan Amasyalıların linç tehlikesini kıl payı atlattılar.
http://www.diyanet.gov.tr/turkish/weboku.asp?id=699&yid=26&sayfa=13
|
Tarih: 19:26, 8/3/2007 Kategori: millimucadele |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
"Biz Anadolu'ya İdeali ve İmanı Götürüyoruz"
Mustafa Kemal Atatürk, 87 yıl önce 16 Mayıs 1919’da Samsun’a doğru yola çıktığında, İtilaf Devletleri görevlilerinin Bandırma Vapuru’nda silah aramalarının ardından, “Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz; biz ideali ve imanı götürüyoruz” demişti.
Mustafa Kemal, Mondros Mütarekesi’nin 30 Ekim 1918’de imzalanmasından sonra Yıldırım Orduları Grup Komutanlığından 3 Kasım 1918’de İstanbul’a döndü. Samsun’a gidinceye kadar 6 ay İstanbul’da kalan Mustafa Kemal, çeşitli temaslarda bulundu. Anılarında anlattığına göre, kendisini İstanbul’dan uzaklaştırmak ve “Anadolu dağlarında çürütmek” isteyenlerce 9. Ordu Müfettişliği ile görevlendirildi. Ancak, Mustafa Kemal, müfettişliği kabul ederken, görevinin geniş yetkilerle donatılmasını sağladı. Öyle ki; Ankara’nın doğusunda kalan her yerden sorumlu hükümet yetkilisi konumundaydı.
“BİR ŞEY Mİ YAPACAKSIN?”
Mustafa Kemal, 14 Mayısta, Damat Ferit Paşa’nın Nişantaşı’ndaki evindeki akşam yemeğinde yeni görevi konusunda görüşmelerde bulundu. Sadrazam’ın yanından ayrıldıktan sonra, Cevat (Çobanlı) Paşa ile arasında şu konuşma geçti:
“- Bir şey mi yapacaksın Kemal?
- Evet Paşam, bir şey yapacağım.
- Allah muvaffak etsin.
- Mutlaka muvaffak olacağız.”
Harbiye Nazırlığı (Savaş Bakanlığı) bünyesinde görev yapan İngiliz irtibat subayı John G. Bennett de Mustafa Kemal’in olağan üstü yetkilerinden şüphelenmişti. Bennett, Mustafa Kemal ve karargahının yol iznini imzalamakta tereddüt geçirmişti.
İzmir’in işgal edildiği 15 Mayıs günü ise Mustafa Kemal Paşa, Genelkurmay Başkanlığında Cevat (Çobanlı) ve Fevzi (Çakmak) paşalara, sonra da Babıali’de bazı hükümet üyelerine veda etti. Aynı gün, Yıldız Sarayı’nda Padişah Vahdettin tarafından kabul edilen Mustafa Kemal, daha sonra Bandırma Vapuru Kaptanı İsmail Hakkı (Durusu) Bey’i, Şişli’deki evine çağırarak yolculukla ilgili bilgi aldı.
“KARADENİZ’DE BATIRILACAK”
Mustafa Kemal, 16 Mayısta Cuma selamlığından sonra Padişah Vahdettin’e veda etti. Şişli’deki evinde annesi ve kız kardeşiyle vedalaşan Mustafa Kemal Paşa, yola çıkışındaki kritik saatleri şöyle anlatmıştı:
“Otomobil kapı önünde idi. Tam o sırada gelerek beni büroma götüren bir dostum (Rauf Orbay), aldığı bir habere göre, benim ya hareketime müsaade edilmeyeceğini, yahut, vapurun Karadeniz’de batırılacağını söyledi. Yıldırımla vurulmuşa döndüm. Daha sonra vaktiyle uzun müddet yanımda çalışan bir erkanı harp (kurmay) da gelerek, maiyetinde çalıştığı bir damattan aynı şeyleri öğrendiğini bildirdi. Bir an yalnız kaldım ve düşündüm. Bu dakikada düşmanların elinde idim. Bana her istediklerini yapamazlar mıydı? Beynimden bir şimşek geçti: Tutabilirler, sürebilirler, fakat öldürmek! Bunun için beni Karadeniz’in coşkun dalgaları arasında yakalamak lazımdır. Bu ihtimal mantıklı idi. Ancak artık benim için yakalanmak, hapsolmak, sürülmek, düşündüklerimi yapmaktan men edilmek, hepsi ölmekle eşit idi. Hemen karar verdim, otomobile atlayarak Galata Rıhtımı’na geldim.”
Sandallarla gidilen Bandırma Vapuru’nda, Kız Kulesi açıklarında İtilaf Devletleri denetim görevlilerince silah ve kaçak malzeme arandı. Arama sürerken, “kaptan yerinde” bulunan Mustafa Kemal’in kararlılığı göstermek amacıyla hareket hazırlıklarını çabuklaştırması söylediği “yirmi yedi yıllık ihtiyar kaptan” demir aldırmaya başladı. Subayların gemiyi terk etmelerinin ardından Karadeniz’e yönelen Bandırma’nın güvertesinde Mustafa Kemal Paşa, yanındakilere, şunları söyleyecekti:
“Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız madde! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz; biz ideali ve imanı götürüyoruz.”
http://www.ntvmsnbc.com/news/373659.asp |
Tarih: 21:11, 4/3/2007 Kategori: millimucadele |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
Atatürk’ü Samsun’a Kayserili Kaptan Götürdü

BANDIRMA VAPURUNUN KAPTANI ZİNCİDERELİ İSMAİL HAKKI DURUSU İDİ
/S.Burhanettin AKBAŞ
Şifreli bir 19 sayısı, koskoca bir milletin hayatını değiştirdi. Bu üç tane 19 idi: 19 Mayıs 1919. Bu tarih, büyük milletimizin makus talihinin döndüğü, Türk Milli Mücadelesi’nin önemli bir tarihiydi. 16 Mayıs 1919 İSTANBUL
Mustafa Kemal Paşa, Yıldız’da Hamidiye Camii’ndeki Cuma Selâmlığı’ndan sonra Mahfil-i Hümayun’da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilmiştir. Cuma Selâmlığı’ndan sonra Şişli’deki evine dönmüştür.
Annesi ve kız kardeşine veda etmiştir.
Bandırma vapurunun Kızkulesi açıklarında aranmasını takiben düşman zırhlıları arasından geçerek İstanbul’u terk ederken, güvertede arkadaşlarına: ”-Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silâh kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız madde! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silâh, ne cephane götürüyoruz; biz ideali ve imanı götürüyoruz!” demiştir.
Mustafa Kemal Paşa’nın gece Bandırma vapuru kaptanı İsmail Hakkı Durusu’ya direktifi: “Düşman devletlerinin herhangi bir vasıtasının gadrine uğramamak için sahile yakın bir rota tutunuz! Şayet kesin tehlike görürseniz gemiyi karaya, en yakın sahile oturtunuz!
17 Mayıs 1919 İNEBOLU
Bandıma vapuru saat 23.00 sularında İnebolu’ya gelmiştir. Şiddetli fırtına sebebiyle Mustafa Kemal ve arkadaşları karaya çıkmaksızın yolculuğa devam etmişlerdir Mustafa Kemal’e verilen müfettişlik ile ilgili talimat Vükelâ Meclisinde kabul edilmiştir.
18 MAYIS 1919 SİNOP
Bandırma vapuru saat 12.00 sularında Sinop Limanı’na girmişti. (Şiddetli fırtına sebebiyle Mustafa Mustafa Kemal Paşa karaya çıkmamış, ancak Üsteğmen Hikmet (Gerçekçi) Bey’i, gemiye yanaşan bir sandal aracılığıyla kıyıya göndererek, Samsun’daki Tümen Komutanlığı’na (gelmekte olduklarını bildiren) bir telgraf çektirilmiştir, müteakiben yola devam edilmiştir.
Mustafa Kemal Paşa’yı karaya davet eden Sinop Mutasarrıfı’na Bandıma vapurundan gönderdiği kartta: “Sinopluların hakkımda gösterdikleri duygulara teşekkür ederim. Rahatsızlığım dolayısıyla davetlerine uyamadığımdan üzgünüm. Kendilerine selâm ve sevgilerimin iletilmesini rica ederim.” demiştir.
İSMAİL HAKKI DURUSU, BANDIRMA VAPURUNUN KAPTANIYDI
Ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ü ve arkadaşlarını Bandırma Vapuru ile Samsun’a götüren Kayserili Kaptan İsmail Hakkı Durusu idi.
İsmail Hakkı Durusu, Kayseri Zincidere doğumlu… Hakkı Kaptan, hicri 1287 (miladi 1871) de Zincidere’de doğmuştu. İsmail Hakkı Kaptanın soy kütüğünü araştıran Zincirdere Belediye Başkanı Mustafa Aksu, Kaptanın Zincidereli Posluoğlu Ailesine mensup olduğunu Osmanlı kayıtlarından bulmuştur. Babasının adı Hacı Ahmet, annesinin adı da Hatice… Zincidere’de İslam Mahallesinde oturmakta imişler. Başkan Aksu ile Zincidere’de Irmak sokakta bulunan bu viran evi de görme şansımız oldu. Lakin evden sadece birkaç temel kazıntısı kalmış geriye.
Başkan Aksu, elindeki Osmanlıca belgeyi yeminli tercüman Kadir Abdüsselamoğlu’na okutmuş ve Talas Nüfus Müdürü Fevzi Küçükoğuzsoylu da tasdik ettirmiş
KAYSERİLİ İSMAİL HAKKI KAPTAN, KAYSERİ VAPURU’NDA DENİZCİLİĞE BAŞLAMIŞ
İsmail Hakkı Kaptanın babası Hacı Ahmet de denizci ve aynı zamanda kaptan imiş. İsmail Hakkı, 1891’de Heybeliada Mekteb-i Funun-u Bahriye-yi Şahane’ye (Denizcilik Okulu) bağlı olan Tüccar Kaptan Mektebi’nden mezun olmuş. 1892 yılında Kayseri Vapurunda stajyer kaptan olarak göreve başlamış. Çeşitli gemilerde zabitlik (subaylık) yaptıktan sonra 01.04.1915’te Osmanlı Seyri Sefain İdaresi’nin “Doğan” vapuru kaptanlığına atanmış.
İsmail Hakkı Durusu, 01.05.1919’da Bandırma Vapurunun kaptanlığına atanarak Ulu Önder Atatürk’ün Milli Mücadeleyi başlatmasında katkısı olan kişilerden biri olmuştur.
1922 yılında emekli olmuştur.
İSMAİL HAKKI DURUSU’NUN ZİNCİDERE’DEKİ SECERESİ
İsmail Hakkı Kaptan’ın bilinen ilk dedesi Posluoğlu Ailesinden İbrahim’dir. Babası ise, Kaptan Hacı Ahmet’tir. Hacı Ahmet Kaptan’ın da Hasan isimli bir kardeşi varmış.
Hacı Ahmet Kaptan’ın da iki oğlu olmuştur. Birisi İsmail Hakkı (Durusu) diğeri de Aziz’dir. İsmail Hakkı Durusu’nun doğum tarihi 1871’dir.
İsmail Hakkı Durusu, Fatma Hanım’la evlenmiş ve bir kızları olmuş, başkaca evlatları olmamıştır. Kızının adı Safiye Ulugöl… Safiye Hanım’ın üç çocuğu olmuştur. Bunlar Prof.Dr.Lemi Ulugöl (1925 doğumlu ve 1985’te vefat etmiştir), Nejat Ulugöl ve Makine Mühendisi Bilgin Ulugöl’dür. Şu an İstanbul’da oturuyorlar.
1940 yılında vefat eden İsmail Hakkı Durusu’nu Feriköy Mezarlığına defnedildi. Eşi Fatma Hanım da 1947 yılında vefat etti ve aynı mezarlığa defnedildi.
İSMAİL HAKKI DURUSU, 19 MAYIS 1919’U ANLATIYOR
Atatürk’ü Samsun’a götüren Bandırma vapurunun kaptanı İsmail Hakkı Dursun’un o güne ait hatıratı da şunlardır:
“1919 tarihinde Bandırma Vapuru ile Atatürk’ü İstanbul’dan alıp Samsun’a götürdüğümüz sefere gerek hareketimizden evvel gerekse yolda şahit olduğum ahvalden hatırıma gelenler aşağıya yazdım:
Hareketimizden bir gün evvel Paşa beni idareden Harbiye’deki dairesine çağırtmıştı. Gittim ve kabul buyuruldum. Sureti hareketimize dair bir takım izahatte bulundular. Lazım gelen cevapları verdim. Ertesi gün de öğle üzeri hareket edileceğini ve geminin hazır bulundurulmasını emir buyurdular. Filhakika o gün zev-alde gemiyi teşrif ettiler. Kontrol heyeti geldi. Hemen hareket edebileceğimizi söylediler. derhal hareket ettik. Boğaz4dan çıkarken müthiş bir fırtınanın icrayı hüküm etmekte olduğunu gördük. Ne kadar şiddetli fırtına olursa olsun, yolumuz devama karar vermiştik. Maiyetlerindeki zevatı deniz tutuyor ve herkes birer birer kamaralarına yatıyorlardı. Maamafih Paşa bir köşeye dayanmış oturmakta ve kendilerinde fıtri bir haslet olan harikulbeşer metaneti kalbiyelerinin asarı olarak bilafütur ve daimi bir tefekkür içerisinde bulunmakta idiler. Son hızımız olan yedi mil ile Karadeniz’in biaman dalgaları arasında yuvarlana yuvarlana İnebolu ve Sinop’a uğrayarak bin türlü müşkülat içerisinde bir gün şafak vakti Samsun’a vardık. Ondan sonra vukua gelişen halatı kendileri daha iyi bilirler. On dokuz sene sonra o mesut seferimizi bu kadar hatırlayabildim.
İşte Bandırma Vapuru süvarisi İsmail Hakkı Durusu bunları anlatmıştır.
ATATÜRK İKİ DEFA İSMAİL HAKKI KAPTAN’I YANINA ÇAĞIRMIŞ
Atatürk, İsmail Hakkı Kaptan’ı unutmamıştır. Atatürk, 1 Temmuz 1927’de Cumhuriyet’in ilanından sonra ilk kez İstanbul’a ayak bastığında Bandırma Vapuru’nun kaptanı İsmail Hakkı Bey’i Dolmabahçe Sarayına çağırtmıştır. İsmail Hakkı Bey, Atatürk’ün bu davetine icabet etmemiş, gerekçesini de bu hizmetine karşılık para veya ihsan istediğinin zannedilmesinden endişe duyduğunu belirterek anlatmıştır. İstanbul’da zor ekonomik koşullar içerisinde yaşayan İsmail Hakkı Bey, Atatürk’ün ikinci davetinde ise hasta olduğu olduğu için bu davete katılamamıştır.
İSMAİL HAKKI KAPTAN, EFENDİ KAPTAN LAKABIYLA BİLİNİRDİ
Kaptan’ın torunu Nejat Ulugöl, dedesinin çok yumuşak huylu, ailesine çok düşkün, mütevazı bir kişiliği olduğunu anlatıyor. Denizcilik Camiasında “Efendi Kaptan” olarak anıldığını söylüyor. “Sigara, içki kullanmaz, kahvehaneye gitmez, kendisinden bahsetmeyi sevmezdi” diyor. İsmail Hakkı Durusu, bu sade hayatını devam ettirmiş ve Kasımpaşa’daki ahşap evinde kanarya ve çiçeklerle uğraşarak hayatının son demlerini geçirmiştir.
BANDIRMA VAPURU’NUN PUSULASI’NIN BOZUK OLDUĞU DOĞRU DEĞİL…
İsmail Hakkı Durusu’nun akrabası Eğitimci-Yazar Orhan Karadeniz’den bazı tarih kitaplarında geçen yanlış bilgilerin düzeltilmesini istediği de ortaya çıktı. 15.11.1998 tarihli Milliyet Gazetesi’nde “79 Yıllık Ayıptan Kurtuluyoruz” başlıklı araştırmada bu konu dile getirilmişti.
Kaptan’ın açıkladığı tarihi gerçekler nelerdi:
1. Atatürk’le ilk kez Bandırma Vapuru’nda değil, Atatürk’ün Şişli’deki evinde buluşmuşlardı. Atatürk’ün verdiği bilgiler doğrultusunda rotayı bizzat kendisi hazırlamıştı.
2. İsmail Hakkı Bey, Bandırma Vapuru’nun eski bir gemi olduğunu, lakin iddia edildiği gibi pusulasız ve paraketesiz (geminin hızını ölçen alet) olduğuna bilgilerin yanlış olduğunu defalarca açıklamış. Hatta Bandırma Vapuru’nda birden fazla pusulaları varmış.
3. İsmail Hakkı Durusu’nun ilk kez Karadeniz’e açıldığı da doğru değilmiş. Torunu Necdet Ulugöl, bu konuya şu açıklığı getiriyor:
“Kaptan’ın 1919’dan önce 5 yıl Karadeniz’e sefer yaptığını birileri göz ardı etmiştir. Mesleğinde 30 yılı doldurmuş ve Hindistan’a kadar gitmiş bir kaptan, nasıl olur da “Karadeniz’e ilk kez açılıyordu” diye takdim edilir, anlamak imkansız.”
4. Atatürk, Vapura Kız Kulesi açıklarında binmiş. Atatürk, Beşiktaş’ta Askeri Yollama Müdürü Sadullah Bey tarafından motorla Bandırmayı karşılamaya gitmiş. Çünkü Vapur, Sirkeci’de İngilizler tarafından sıkı kontrolden geçirilmiş. Atatürk vapura, Kız Kulesi açıklarında binmiş. İngilizler geminin peşine düşmüşler. Kaptan, herhangi bir durumda karaya çıkma imkânı yaratmak için kıyıdan kıyıya gitmiş ve izini kaybettirmiş.
İSMAİL HAKKI DURUSU’NUN ADI BİR VAPURA VERİLDİ
19 Mayıs 1999 tarihli Hürriyet Gazetesinde yer alan bir haber, “Hakkı Kaptan’a vefa” başlığını taşıyor. Bu habere göre, Türkiye Denizcilik İşletmeleri, “Karşıyaka” adlı şehir hatları vapuruna, Mustafa Kemal Atatürk’ü Samsun’a götüren Bandırma Vapurunun kaptanı “İsmail Hakkı Durusu”nun adını vermiş
PEKİ KAYSERİ, İSMAİL HAKKI DURUSU’YU UNUTACAK MI?
İsmail Hakkı Durusu ile ilgili ilk mülakat 19.05.1937 tarihinde Ulus Gazetesinde yapılmış. Daha sonra Milliyet ve Hürriyet gazeteleri bu konuyu işlemişler ve gündeme taşımışlar. Hatta Milliyet gazetesi İsmail Hakkı Durusu’nun adının Türkiye Denizcilik İşletmesine ait bir gemiye verilmesinde önemli bir rol üstlenmiş. Bu gazetelerin haberleri 1998, 1999 ve 2000 yılının tarihlerini taşıyor. Peki bu konuda Kayseri’de neler olmuş? Hiçbir şey olmamış. Bir yaprak bile kımıldamamış.
ARTIK İSMAİL HAKKI DURUSU, HER 19 MAYIS’TA DOĞDUĞU YERDE ANILACAK
Evet, bu 19 Mayıs kutlamaları Kayseri’de bir başka olaya da vesile olacak. O da Zincidere kasabasında yapılacak olan Bandırma Vapurunun Kaptanı İsmail Hakkı Durusu’yu anma programıdır. Bundan sonra Zincidere Kasabası, “unutulmaz kaptan”ı hep gündemde tutacak. Onun hayat hikayesini hazırlayacak ve fotoğraflarını arşivleyecek.
BANDIRMA VAPURU BU KEZ ZİNCİDERE’DE YÜZECEK
Temsili olarak yapılan Bandırma Vapuru, Zincidere’deki anma programında bu kez eller üzerinde yüzecek. Kaptan İsmail Hakkı Bey’in doğduğu ev düzenlenecek ve ileride bir müze haline getirilecek.
Zincidere gibi, Ulu Önder Atatürk’ü 150 atlı ile karşılayan, Milli Mücadeleye büyük destek vermiş olan bu beldemiz, aynı zamanda yetiştirdiği ustalarla da Anıtkabir’in yapımında büyük emekler harcamıştı. Anıtkabir’e Koramaz dağından taşlar kesilip götürülürken Zincidereli Ustalar Abdullah Oğuz, Nafiz Öztürk, Muammer Çağlar, Hacı Yüksel, Hacı Ali Şen, Arif Özen de emeklerini harcamış ve Anıtkabir’in inşasına katkıda bulunmuşlardı.
S.Burhanettin AKBAŞ'ın Kayseri Akın Günlük Gazetesi'nde yayınlanan yazısı
http://wowturkey.com/forum/viewtopic.php?t=21496
|
Tarih: 20:23, 4/3/2007 Kategori: millimucadele |
Yorum (yok) | Yorum yaz | Bağlantı |
|
|