Samsun Araştırmaları
Bu Sitede Ara

Hakkımda

İlimiz Samsun ile alakalı her şey; tarih, kültür, edebiyat, siyaset, magazin...



Samsun
Kent Kültürü Dergisi
Arşivi



wowturkey.com
Samsun Fotoğraf Arşivi
Ziyaret Ediniz



Bağlantılarım

* Ana Sayfa
* Profilim
* Arşiv


Kategoriler

  • 19Mayis
  • Alacam
  • Asarcik
  • AtaSamsunFoto
  • Ayvacik
  • Bafra
  • BasinYayin
  • Carsamba
  • Destekleyenler
  • Genel
  • haber
  • Haritalar
  • Havza
  • Kavak
  • koseyazilari
  • KulturVeTabiatVarliklari
  • Ladik
  • Merkez
  • millimucadele
  • nostalji
  • Salipazari
  • SamsunVelileri
  • SigaraPaketleri
  • Sikkeler
  • sirketler
  • SoylevVeDemecler
  • spor
  • Tekkekoy
  • Terme
  • Turkulerimiz
  • unluler
  • vesika
  • Vezirkopru
  • Yakakent



  • LİNK

    samsun01
    samsun02
    samsun03
    samsun04
    samsun05
    samsun07
    samsun09
    Kent Kültürü



    Yakakent ve Alaçam Memleket Mektupları

    Baki SARISAKAL


    /Kerami GÜRBÜZ

    Baki Sarısakal, bir tarih öğretmeni. Ancak, tarih biliminin kendisine sunduğu imkanları ve araştırma tekniklerini sadece öğrencileri için değil, tüm toplum için değerlendirmeyi kendine dert edinmiş bir tarih öğretmeni.

    Şu anda masamda, Sayın Sarısakal’ın “Samsun Belediye Tarihi” isimli kitabı bulunuyor. Bu kitap “Bir Kentin Tarihi : SAMSUN-I”, “Bir Kentin Tarihi : SAMSUN-II”, “Samsun Basın Tarihi”, “Samsun Sağlık Tarihi” ve “Samsun Polis Tarihi” kitaplarından sonra hazırladığı 6. kitabı. Bir o kadar kitabının da yayına hazırlanmış biçimde basılacağı günleri beklediğini  “Samsun Belediye Tarihi” isimli kitabının kapağından öğreniyoruz. Baki Sarısakal, gerçekten o kadar hızlı ve gayretli ki, biz bir önceki kitabını okumayı bitirmeden, neredeyse O’nun bir sonraki kitabı basılmakta...

     

    Ben Baki Sarısakal’ın daha evvel “Bir Kentin Tarihi : SAMSUN-I”, “Bir Kentin Tarihi : SAMSUN-II”, “Samsun Basın Tarihi” isimli kitaplarını okumuş, “Samsun Polis Tarihi”’ne ise şöyle bir göz gezdirebilmiştim. Bu kitapları okuduğumda, bir Samsunlu olarak Samsun ile ilgili ne kadar az şey bildiğimizin, aslında “ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler” misali doğduğumuz, büyüdüğümüz ve halen yaşadığımız şehre ne kadar uzak ve yabancı olduğumuzun farkına varmıştım. Bu bakımdan, Sayın Sarısakal’ın kitapları, özellikle genç kuşakların Samsun’u keşfetmesi ve Samsun’la daha candan kucaklaşması için bir vesile olacaktır.

     

    Baki Sarısakal’dan hepimizin alması gereken bir ders de şudur : Herkes, günlük meşgalesi içinde koşturup dururken, Sayın Sarısakal, mesaisinin büyük bölümünü –belki de tamamına yakınını- bu eserlerin alt yapısını sağlamak için yaptığı araştırmalara ayırmıştır. Kitaplarının kaynakça bölümlerine baktığımızda, Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi ile Osmanlı Arşivi’nin, bazı banka ve müze arşivlerinin, ayrıca Samsun’da geçmişte çıkmış olan tüm gazete ve dergilerin didik didik edildiğini, yine, geçmiş dönemlere ait salnamelerin (yıllık) de titizlikle incelendiğini görüyoruz. Kitaplar hazırlanırken, tabii ki, Samsun’la ilgili bu güne kadar yazılmış başka eserler de gözden geçirilmiş. Bu, Sayın Sarısakal’ın uzun yıllar, bir çok şeyden (sosyal yaşantı, uyku vs.) fedakarlık yaptığının da bir göstergesi. O’nun bu çalışma azmi, hırsı ve bitmeyen enerjisi ile hızı da yine genç kuşaklara örnek olarak gösterilmelidir.

     

    Sayın Sarısakal, bu çalışmalarıyla, yıllarca görmezden gelinmiş, birkaç üniversite öğretim üyesi dışında ilgilenilme gereği duyulmamış, arşivlerin bir kenarına itilmiş kent tarihimizin de gün ışığına çıkmasına öncülük etmiştir.

     

    Hiçbir çalışma mükemmel değildir. Her eserin de bazı eksiklikleri vardır / olacaktır. Sayın Sarısakal’ın  eserlerinde de - özellikle “Bir Kentin Tarihi : SAMSUN-I”, “Bir Kentin Tarihi : SAMSUN-II” eserlerinde - dizgiden, sayfa düzenlemelerinden kaynaklanan bazı eksiklikler göze çarpmaktadır. Ancak, yapılan araştırmaların boyutu ve ortaya konulan eserlerin büyüklüğü yanında bu eksiklikler mazur görülmeli, geleceğin araştırmacıları, Sayın Sarısakal’ın ortaya çıkardığı bu kaynaklardan da yararlanarak daha mükemmelini yapmalıdır.

     

    Herkesin, her türlü ünvanı rahatlıkla ve pervasızca kullanabildiği bir zamanda Baki Sarısakal, tarih öğretmenliğinin ötesinde “araştırmacı-yazar” ve hatta “Samsun Tarihi Uzmanı” ünvanlarını fazlasıyla hak ediyor diye düşünüyorum. Kendisini, Samsun’un kültürel ortamına getirdiği bu farklı renk ve tattaki kitaplarından dolayı tebrik ediyorum. Bir Samsunlu olarak da kendisine müteşekkir olduğumuzu ifade etmek istiyorum.

     

    Ayrıca,  “Samsun Belediye Tarihi” isimli son kitabının baskısını gerçekleştiren, Samsun koşullarında bu güzellikte bir baskıyı gerçekleştiren Cem Ofset çalışanlarına özellikle de Sayın Cemil Baskın ile Değerli Dostum Mehmet Baskın’a da teşekkürü bir borç biliyorum.

    http://www.halkgazetesi.com.tr/author_article_detail.php?id=850


    Tarih: , 9/4/2007 Kategori: unluler
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Dilruba SAATÇİ


    Aslen Samsunlu olan Dilruba Saatçi, İsmet Nedim SAATÇİ'nin Kızıdır

     

     

    Alman tiyatrosunda Türk ismini duyuracak bir sanatçımız:

    Dilruba Saatçi

     2001 senesinde yazdığım bir yazıda kendisinden "Berlin Türk tiyatrosuna yeni bir ses ve soluk getiren sanatçı" diye bahsetmiştim. Şimdiye kadar dört oyunda izledim onu. Tartüf, Merhaba & Tschüß, Die Roten Schuhe ve "Mustafa Kemal'i Sevdim". Die Roten Schuhe adlı oyununu Türk Kültür Evi'nde izledikten sonra şunları yazmışım: "Sahnede tek kişi olmasına rağmen, sahnenin en küçük karesini dolduran, yaptığı dansları ve hareketleriyle sahnenin her yerinde ayak izlerini bırakan, seyirciyi sıkmayan oyun gücüyle kendisini soluksuz izlettiren bir tiyatro sanatçısı Dilruba Saatçi. Bir tiyatro sanatçısının sahip olması gereken niteliklerin hepsini kendisinde toplamış; dans, müzik, ses ve tiyatro eğitimi... Boşuna dememişler "Armut dibine düşer" diye. Dilruba Saatçi'nin babası yakından tanıdığınız bir sanatçı: İsmet Nedim (Saatçi). Hani o dilimizden düşürmediğimiz "Agora Meyhanesi", "Arım Balım  Peteğim", "Ben Kimi Seveceğim", "Han Duvarları" gibi filmlere de konu olmuş şarkıların bestekarı İsmet Nedim." Sayısız başarılara imza atmış olan "sanatçı olunmaz sanatçı doğulur" sözünün güzel bir örneği olan bu genç sanatçımızla son çalışmaları üzerine sohbet ettim. Öyle şeyler anlattı ki, geçen yazıma attığım başlık olan "Berlin Türk tiyatrosuna yeni bir ses ve soluk getiren sanatçı" cümlesini geri alıyorum. Çünkü sadece Berlin'e değil, tüm Alman tiyatrosuna ses getirecek ve iz bırakıp kendisinden söz ettirecek bir sanatçımız Dilruba Saatçi!.. İstanbul doğumlu olan Dilruba, üç yaşlarında babası İsmet Nedim ile ses stüdyolarında Türk sanat müziği ile tanışmış. Babasının şarkılarını hem dinlemiş hem de uyumuş. Daha sonra okul sıralarında tiyatro ile tanışmış. Berlin'de ise müzik ve dans eğitimi almış.

     

     Viyana'da Müzik ve Görsel Sanatlar Yüksek Okulu'nu bitirmiş. Sayısız oyunlarda başrol oynamış. Ayrıca Alman televizyon ve dizilerinde de roller almış. 1995 yılında sonra Avusturya ve Almanya'da Lulu, Schneewittchen, Gries, Evita, Tartüf, Merhaba & Tchüß ve Die Roten Schuhe gibi oyunlarda başrollerde oynamış. Son olarak ta Alman devlet tiyatrosu olan Theater Carrousel'de  (Almanya'nın en büyük gençlik ve çocuk tiyatrosu) oyuncu, koreografist ve eğitimci görevlerinde bulunan Dilruba Saatçi, şimdi de iki seneliğine Düsseldorf Devlet Tiyatrosuyla anlaşma yapmış. Orada da Thomas Mann'ın "Der Erwählte" oyununda rol alacak. Daha çok müziği, dansı ve oyunculuğu bir araya getirip şovlar yapmak istediğini söylüyor ve son projesi üzerine şunları söylüyor:

     

    "Piyano eşliğinde 60'lı 70'li yıllarda Türkiye'de çok ünlenen Türkçe sözlü İtalyan-Fransız şarkılarını yorumlamak istiyorum. "Kim Ne Derse Desin Aşk İçin", "Saklambaç" ve "Memleketim"... gibi parçaların unutulmamasını sağlamak amacım." Evet şimdi Tiyatrom'un kuruluşunun 20. yılı nedeniyle 11 Mayıs 2004 yılında düzenlenen etkinlikler çerçevesinde yine Dilruba Saatçi'nin yazıp oynadığı "Mustafa Kemal'i Sevdim" oyununa gelelim:

     

    "Mustafa Kemal'i Sevdim", iki kadının -Fikriye ve Latife- Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Atatürk'le olan ilişkisine ışık tutuyor. Fikriye, Mustafa Kemal'in uzaktan bir akrabası ve sevgilisidir. Latife, Mustafa Kemal'in eşi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin ilk first lady'si. Oyunda tarihsel gelişmelerin örgüsü içinde iki kadına değişik açılardan yaklaşılıyor. Birbirlerine zıt yanlarıyla, içsel çatışmalarıyla; her iki kadın figürünün de Dilruba Saatçi tarafından sergilendiği oyunun müziği Hasan Yükselir'e ait. Oyunu yöneten Bülent Muştu, dramaturji Hülya Karcı, produksiyon ise Özlem Weber'e ait. Görüyorsunuz ya, artık sadece dönerimizle Alman gıda sektöründe değil; sanat dalında da Türk ismini duyurup; Alman tiyatro sanatına katkımız oluyor...

     Adem DURSUN / Merhaba / Berlin

     http://www.tiyatrom.com/adem_dursun_014.htm

     

     


    Tek kişilik başarılı bir oyun

    NEZİHE MERİÇ salık vermeseydi, belki de yoğun iş düzeni içinde Dilruba Saatçi'nin yazıp yönettiği ve oynadığı Fikriye ve Latife: Mustafa Kemal'i Sevdim oyununu izlemeyecektim.

    Afife Jale Sahnesi'ndeki oyun, yurtdışında öğrenim görmüş bir yazar/oyuncunun yaratıcılık serüvenini izledim.

     

    Kimdir Dilruba Saatçi?

    Sorunun yanıtını arkadaşımız Deniz İnceoğlu'nun Keyifte yayımlanan yazısından öğrendim. Babası İsmet Nedim (Saatçi), çeşitli bestelerinden tanıdığımız bir Türk musikisi sanatçısı. Ailesiyle birlikte Berlin'e yerleşmiş. Tiyatro ve müzik alanlarında çalışmış lise yıllarında. Viyana'da öğrenim gördükten sonra Türkçe'yi unutmamak için 2000 yılında Berlin'deki Türk Tiyatrosu'nda oyunculuğa başlamış.

     

    Müzikçi Hasan Yükselirin desteğiyle, bu oyunu yazmış. Oyunun Türkiye'deki rejisine Haldun Dormen yardımcı olmuş. FİKRİYE VE LATİFE karakterlerinin hiç kuşkusuz aynı oyun metninde, aynı oyuncuda sahneye çıkması, seyirciye bir başka açı getiriyor. Mustafa Kemal'in kişilik ekseninde, ikisinin de kadınsı tavırlarının, egemenlik kurma girişimlerinin iflası. Çünkü iki kadının da tepkileri genelde aynı.

     

    Dilruba Saatçi, metinde, hele oyunda bu benzerlikleri, farkları ayrıntıda çok başarılı sunuyor. Aşağı yukarı bir buçuk saat süren iki perdelik oyunda, tempo düşmüyor. Tek kişilik oyunun zaafları burada kendini göstermiyor.

     

    Fikriye’nin Mustafa Kemal aşkıyla kendini özdeşleştirmesine karşılık, Latife’nin onu yönetme isteği burada bir kişilik çarpışmasına yol açıyor. Yakın tarihimizden iki kadının aşk mücadelesine, dışarıda yaşayan genç bir tiyatro sanatçısının bakışı bana ilgi çekici geldi. Çünkü her yeni kuşak, daha önce yapılan araştırmaları farklı yorumlar. Oyunun sonuna doğru, Dilruba Saatçi, üçüncü kadın olarak oyunun içine dahil oluyor. İLGİ çekici bir konuyu genç bir sanatçıdan seyretmelisiniz.

    Hurriyet - 19.5.2006 - Doğan Hızlan

     


    Tarih: , 8/4/2007 Kategori: unluler
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    Samsun Musiki Cemiyeti Berlin Konserleri


    Samsun Musiki Cemiyetinin 23 Ekim 1986 yılında Batı Berlin Konserlerinden.

    Arka Sıranın Ortasında 13 Yaşında Bir Sanatçı; Serkan Varol

    (Fuat ÇANAKÇI arşivinden)

     


    Tarih: , 7/4/2007 Kategori: nostalji
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Üstad İsmet Nedim Yazıyor!


     

     

    Türkiye’mizde Türk Sanat Müziği bugün çok sevilmekte ve tutulmaktadır. Ben çok küçük yaşlarda iken, yurdumuzda hiçbir şehirde (İstanbul hariç) musiki cemiyeti ve dernekleri yoktu. Gayet iyi hatırlıyorum. “Ah” derlerdi, “Bir İstanbul’a gidebilsem, oradaki üstadlardan ders alsam.” Çünkü o zaman yalnız İstanbul’da vardı bu dernekler. Büyük müzik otoriteleri yalnız İstanbul’da idiler.

     

    Bizler, kulaktan müzik öğrenirdik. Fakat o büyük hocalara erişmek bir hayaldi bizler için.Nihayet bir gün, Samsun’da musiki derneğinin kurulmuş olduğunu haber aldık. Büyüklerimiz musiki derneği kurmuşlardı. Bir gün toplanıp gittik, keman, ud, kanun, ney gibi musiki aletleri çalınıyor, koro şarkılar okuyordu. Aklımızda kaldığı kadar, Taner diye bir müzisyen, Kemal Sezen diye bir zât girişimde bulunmuş, İstanbul’u bizlerin ayağına getirmişlerdi.

     

    Ben, Nejat, Kemal, Ahmet (Dım Dım) şaşırdık. Üstadların önünde hep nota vardı ve eserleri nota ile geçiyorlardı. Allah’ım, bu ne imkândı, nota, makam, usûl, ilmî bir çalışma. İşte o zaman bir hiç olduğumuzu anladık. Rica minnet bizler de cemiyete girdik. İlk feyiz aldığım yer burası olmuştur.

     

    Bu temele dayanarak neler yapıldığını sonradan daha iyi anladım. Şimdi ise bu cemiyet, bir konservatuvar seviyesine gelmiştir.

     

    Üç gün evvel Samsunlu arkadaşım gazeteci Ayhan Aydın, Berlin’e 60 kişilik koskoca musiki cemiyetini getireceğini söyleyince çok şaşırdım. Kendisini alnından öpmek gerekirdi. Çünkü bu olağanüstü bir başarı idi. Cesaretini takdirle onun musikiyi ne kadar sevdiğini anladım. Ayhan Aydın gibi kişiler (müzikten anlayan) bu memlekete çok çok lazımdır. Şimdi Samsun Musiki Cemiyeti’nin  başında büyük bir müzisyen, üstâd, sanatçı Taner Çağlayan vardı. Hakiki Türk müziğini çok iyi bilen ve yeniliğe açık bir kişi ile Samsun ve bizler ne kadar öğünsek yeridir.

     

    Repertuvarlarını gördüm. Olağanüstü bir çalışma semeresi, müzik kitaplarını gördüm, çok faydalı, hiçbir yanlışı yok.

     

    Sevgili okuyucular, size bir şey söylemek isterim. Ben, konservatuvardan ve TRT’den yetiştim. En büyük hocalardan bu sanatın inceliklerini öğrendim, size bir sır vereyim ama kimse duymasın; Konservatuar notalarında yanlış var, radyonunkinde var, fakat Samsun Musiki Cemiyetinin notalarında hatâ yok. Kendilerini tebrik ederim.

    (Kaynak: Tercüman Gazetesi, Berlin İlavesi, 24 Ekim 1986 )

    Elektronik Ortama Aktaran: Salih M. KOŞAR


     

    BİR ANI

    İsmet Nedim’ üstad Saadettin Kaynak’ın bir hatırlatması:

    “Geçenlerde Samsun’a uğradım. Musiki dernekleri bana bir müzik ziyafeti vereceklerini söylediler. Güldüm. Kendilerine itimatlarını takdir etmiştim. Fakat şunu gördüm ve işittim. O gece eserlerimi en büyük üstadlardan daha ruhlu okudular.”

    Konuşma: Koşuyolu-İstanbul, 12 Mayıs 1956, İsmet Nedim-Saadettin Kaynak


     


    Tarih: , 7/4/2007 Kategori: koseyazilari
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    İsmet Nedim SAATÇİ


     


     “SAATÇi İSMET NEDİM,1936’da Samsun’da doğdu. Ses sanatçısı ve besteci.Türk Sanat Müziğine Samsun Müzik Kulübünde başladı.İstanbul Belediye Konservatuarına girdi. Şefik Gürmeriç, Fahri Kopuz, Muammer Sun, Ruşen F. Kam, Refik A. Sevengil, Halil B. Yönetken, Suphi Z. Özbekkan ve Muzaffer İlkar’ın öğrencisi oldu.Konservatuarı bitirdikten sonra 1958’de Ankara Radyosuna girdi. Aynı yıl beste denemelerine başladı. İsmet Nedim, Hafif Türk Sanat Müziğinin öncüsü olarak bilinir. Ayrıca çok sazlı Türk Müziği dönemine de öncülük etmiştir. Batı Berlin’e yerleşerek sanat hayatını sürdüren İsmet Nedim, bu şehirde müzik alanında öğretim üyeliği yapmıştır.” (Müzik Ansiklopedisi, 4.cilt, Sanem Matbaası, Ankara, 1985)


     

    İsmet Nedim, o yıllarda öylesine popüler olmuştur ki, basında Zeki Müren mi, İsmet Nedim mi tartışmaları almış başını gitmişti. Terazinin bir kefesinde güçlü sesi, değişik yorumu, birbirinden popüler besteleri, bir erkeğe yakışır ağırbaşlı tavırları ve yaptığı yeniliklerle İsmet Nedim (Saatçı), öbür kefesinde ise, yine güçlü sesi, süslü-püslü sahne giysileri ve “efemine” tavırlarıyla Zeki Müren. O zamanlar TV yok. Ses Sanatçılarının sanatlarını icra edebileceği en önemli iki mekan; radyo ve gazinolardır.

     

    Bunların da en ünlüsü, Gazinocular Kralı Fahrettin Aslan’a ait Maksim Gazinosu, assolisti Zeki Müren’di. Yanılmıyorsam yıl 1966. Zeki Müren o sene çalışmayacağını söyleyerek, kendisini naza çeker. Bunun üzerine Fahrettin Aslan, İsmet Nedim’i Ankara’dan İstanbul’a davet eder. O zamanlar Türk Sanat Müziği 4-5 sazla icra edilmektedir. İsmet Nedim, klasik sazlarımızın yanına akerdeon, çello, piyano, timbal, gitar vs. gibi batı müziği enstrümanlarını da ekleyerek, ansiklopedide de belirtildiği üzere “Çok Sazlı Türk Müziği” dönemine de öncülük etmiştir.

     

    Davet üzerine 20 kişiden oluşan orkestrasıyla İstanbul’a gelen İsmet Nedim hemen provalara başlar. Durumu öğrenen Zeki Müren müthiş kıskançlık krizine girerek, çalışmama kararını geri alır.  İki arada bir derede kalan Fahrettin Aslan, ağırlığını Zeki Müren’den tarafa koymak mecburiyetinde kalır. İsmet Nedim, çok geçmeden tayinini Ankara Radyosu’ndan İstanbul Radyosu’na aldırır. Maksim’den daha alt düzeydeki gazinolarda da program yapmaya başlar. Birkaç kere yılın ses sanatçısı, birçok kez yılın bestecisi seçilir.

     

    Besteleri, o zamanın insanları, özellikle de gençleri arasında adeta marş haline gelir. Çoğu da film müziği olarak kullanılır. Bunlardan biri yani “Sarı Gülüm Kokmaz mı” adlı bestesi, eşimle bizim de ortak şarkımız, sembolümüz, parolamız olmuştu.  Adına dernek (İsmet Nedim’i Sevenler Derneği-1965) bile kurulan İsmet Nedim’in besteleri, “Eski köye yeni adet getiriyor” düşüncesiyle İstanbul Radyosu’nda yasaklanır. Bunu gururuna yediremeyen İsmet Nedim, “Ne haliniz varsa görün” dercesine, radyodan istifa ederek Berlin’e yerleşir.

     

    Dünya müzik devi Almanlar, hemen ona sahip çıkarak, Müzik Doçenti (Music Dozent) unvanı verirler. Türk gençlerini yetiştirmek üzere, öğretim üyesi olarak Kreuzberg’deki iki konservatuarda işe başlatırlar.  İsmet Nedim, Berlin’de 20 sene kadar çalıştıktan sonra emekli olur. Zeynep hanımla mutlu bir evliliği olan İsmet Nedim, Dilara(33) ve Dilruba(31) adlı iki kız çocuğu babasıdır.

     

    Yılın bazı bölümlerinde İstanbul’da, bazılarında da Berlin’de ikamet eden İsmet Nedim, rahmetli Yıldırım Gürses, Güneri Tecer ve Ziya Taşkent’e hocalık yapmış, sinema sanatçılarının sahneye çıkmasının moda olduğu yıllarda Hülya Koçyiğit ve Fatma Girik’e de dersler vererek, ellerinden tutmuştur. 

     

    Bugüne kadar yaptığı plakların sayısını hatırlayamadığını söyleyen İsmet Nedim, sadece iki kaset yapmış, 1980’den sonra da sahneye çıkmamıştır. TRT yıllar sonra, günah çıkarmak kabilinden Berlin’e bir ekip göndererek, bir saatlik bir program (Taş Plaktan Bugüne -20.Ocak.1989) yapmıştır. Bu arada bu olaya ilişkin ilginç bir anımı da araya sıkıştırmak istiyorum

     

    Berlin’de yapılan çekimlerde kullanılan bir şarkının, montaj esnasında bozuk çıktığı anlaşılır. İsmet Nedim’in bu iş için Türkiye’ye gelmesi imkânsızdır. Hemen benim adres ve telefon numaramı TRT ekibine verir. Hatalı bölüm, bendeki mevcut kasetten düzeltilerek program kurtarılır.

     

    İsmet Nedim’le ilgili bilgilere burada son verirken; sevgili eşimin hastalığı esnasında evimize ve hastaneye kadar gelerek bizleri yalnız bırakmayan, cenazesine de katılarak acımıza ortak olan değerli İsmet ağabeyimin muhterem eşi sevgili Zeynep Hanım’a (İsmet Nedim bu sıralarda Berlin’de olduğundan cenazeye katılamamıştır) teşekkürü bir borç bilirim.

     

    Sanatçı ile ilgili daha ayrıntılı bilgiler isteyen dostlarımız beni arayabilirler.

     

    Dilerseniz, İsmet Nedim’in popüler olmuş yüzlerce bestesinden, bugünlerde benim ruh dünyamı en güzel yansıtan “Boş Çerçeve”nin sözlerini vererek yazımıza son noktayı koyalım:

     

    Bırakma ellerimi

    Bırakma yalnız beni

    Son defa seyredeyim

    O yaşlı gözlerini.

    ***

    Artık bülbül ötmüyor,

    Gül dolu pencerede.

    Yalnız hatıran kaldı,

    Boş kalan çerçevede.

    ***

    Aşkların en güzelini

    Çılgınca sevenini

    Yalnız sende bulmuştum,

    Yalnız senin olmuştum.

    ***

    Artık bülbül ötmüyor,

    Gül dolu pencerede.

    Yalnız hatıran kaldı,

    Boş kalan çerçevede.

     

     

    /Seyfullah Çiçek

    http://www.gorele.gen.tr/yazar.php?id=654

     


    Tarih: , 7/4/2007 Kategori: unluler
    Yorum (1) | Yorum yaz | Bağlantı

    İSMET NEDİM İle Röportaj


    "Özgür olmayan sanatçı yaratamaz!.."

     Sanatçılar, düşünürler ve bilim adamları soluk alamadıkları yerlerde duramazlar. Onlar için soluk almak sadece nefes alıp vermek değildir. Yaratıcılık onların oksijenidir. Sanatlarını özgürce icra edemiyorlarsa, yapacakları yenilikler köstekleniyorsa, oldukları yerde daralırlar; nefes alamaz olurlar.. Bu, sanatın bütün dallarında böyledir. Yazar olsun, düşünür olsun, müzikten tiyatroya, resimden filme; her sanatçı uğraş verdiği alanda özgürce çalışmak, özgürce yaratmak ister.

     

    Nasıl ki, 30'lu yıllarda Hitler'in baskısından, Atatürk'ün Türkiye'de bağımsız "fikri hür vicdanı hür kuşaklar" yetiştirmek için kurdurmuş olduğu üniversitelere sığınan öğretim üyeleri olmuşsa; 80'li yıllarda da aradıkları yaratıcı ortamı Türkiye'de bulamayıp, başka ülkelere sığınan Türk sanatçıları, yazarları, bilim adamları ve düşünürleri olmuştur. 80'li yıllarda birçok sanatçı, yaratıcılığını yurtdışında sürdürmüştür. Bugün bunların bir kısmı geri dönmüş, bir kısmı ise hala yurtdışındadır.

     

    İşte bunlardan birisi de 80'li yılların başlarında Berlin'e gelmiş olan Hafif Türk Sanat Müziği'nin öncüsü ve çok sazlı Türk müziği dönemine öncülük etmiş, "Han Duvarları", "Agora Meyhanesi", "Karadut", "Arım Balım Peteğim", "Ben Kimi Seveceğim" gibi besteleriyle, 60'lı ve 70'li yıllarda sanatının doruğuna çıkmış üstad İsmet Nedim (Saatçi')dir. 12 Eylül'den o da nasibini almış, alışılmışın dışına çıkmak istediği, Türk Sanat Müziği'ne yenilik getirmek istediği için devamlı engellenmiş. Kendisiyle, Türkiye'den ayrılış sebebi, Türk müziğinin bugünü-yarını, nostalji, çoksesli müzik, bir zamanlar ülke çapında meyhane kültürünün bir simgesi haline gelen, Türkiye'nin dört bir yanında açılan meyhanelere aynı ad verilmiş olan "Agora Meyhanesi" adlı şarkı üzerine ve 20 yıllık bir çalışmanın  ürünü olan şair Mehmet Akif Ersoy'un şiirinden bestelediği "Ezilenler" bestesi üzerine söyleştik.


     

    Türkiye'den ayrılış sebebiniz?

     Ben, Türkiye'de Türk Sanat Müziği'ne yenilikler getirmek istedim. Ancak alışılmışlığın dışına çıkmak istemeyen, yeniliğe karşı olan bazı yobaz kişilerce engellendim, bir şey yapamaz, konuşamaz olmuştum. Özgür olmayan bir toplum, sanatçı yaratamaz!

     

    Yaratamayan bir sanatçı da sanatçı sayılmaz!.. Hiç elleri bağlı bir ressam düşünebilir miyiz? İşte, tam o sıralarda, bir konser turnesinde, Berlin Belediyesi tarafından müzik doçentliği teklifini kabul ettim. 

     

     Berlin öncesi, Türkiye'deki sanat yaşamınızı kısaca özetler misiniz?

     1936'da Samsun'da doğdum. Türk Sanat Müziği'ne Samsun Müzik Kulübü'nde başladım. Daha sonra İstanbul Belediye Konservatuvarı'na girdim. Şerif Gümeriç, Fahri Kopuz, Muammer Sun, Ruşen F. Kar, Muzaffer İlkar gibi değerli üstadların öğrencisi oldum. Konservatuvarı bitirdikten sonra 1958'de Ankara Radyosu'na girdim. Aynı yıl beste denemelerine başladım.

     

     

     Sizin olay yaratan bir besteniz var: Agora Meyhanesi. 2000 yılında son 50 yılın en güzel şarkılarından biri seçildi...

    "Agora Meyhanesi"ni 60'lı yılların ortalarında sevgili eşim için besteledim. Eşimin şiir defterinde yer alan bir şiirdi. Şiiri beğendiğini, kendisi için bestelememi söyledi. Yani bu güzel şarkıyı bestelememe sebep eşimdir. Sözleri Dr. Onur Şenli'ye aittir. Hatta bu şarkıyı günlerce karanlıkta, mum ışığında besteledim. Çünkü o günlerde karartma geceleri vardı. İlk yaptığım besteyi eşime beğendiremedim. 

     İkinci kez bestelediğimde beğendi. Odeon Plak Şirketi'ne okudum. Çok beğenildi. O kadar çok tuttu ki, Türkiye meyheneleri isim değiştirip Agora Meyhanesi ismini almaya başladılar. Bu şarkı yüzünden bir de mahkemelik oldum. Sebebi de; plakların üstüne Onur Şenli isminin yazılmadığını iddia ettiler. Oysa yazılmıştı. Sanıyorum sansasyon yaratmak istemişlerdi. Benden sonra Zeki Müren, Müzeyyen Senar, Hamiyet Yüceses ve Gönül Yazar gibi sanatçılar okudular. Şimdi ise Muazzez Ersoy yorumluyor.

     

    Şimdi aynı olayı Yeni Asır gazetesinden alıntılayalım

     " Bizim yaşlarımızda olup da, kadın olsun erkek olsun, "Agora Meyhanesi" denilince, belleğinin kıvrımlarında melodisi yankılanmayan hemen hemen yok gibidir. İşte bu ünlü şarkının bestelendiği şiirin sahibi, İzmirli doktor Onur Şenli... Agora Meyhanesi'nin öyküsü şöyle anlatıyor: " Ben demiryolcu bir ailenin çocuğuydum. Bu şiiri 1959 yılında 19 yaşındayken yazdım. Bir başka demiryolcu ailenin kızına aşıktım. Tabii platonik bir aşk. Aslında o dönemde Agora Meyhanesi diye bir yer yoktu. Aslında şiirin ismi böyle değildi... Fakat yayınlandığı dergide (Ege Ekspres) bu isim verilmiş." (Berlin Merhaba Dergisi'nin katkısıyla hazırlanmıştır.)

     

    Agora Meyhanesi, sonra İsmet Nedim tarafından bestelenip, Gönül Yazar tarafından plağa okunmuş. Ama ilk plaklarda eser sahibi olarak Onur Şenli'nin ismi yokmuş. Şenli, şiirine sahip çıkmak için epeyce mücadele vermiş. Davalar açmış, tazminatlar kazanmış. "Agora Meyhanesi", ülke çapında meyhane kültürünün bir simgesi olmuş, yıllarca Türkiye'nin dört bir yanında açılan meyhanelere "Agora Meyhanesi" denmiş... (Akşam Sefaları-Mehmet Şakir Örs/Yeni Asır)

     

    Berlin'deki müzik çalışmalarınız?

     Berlin'de 1981'den 1998'e kadar müzik doçentliği yaptım. Kendimi tamamı ile beste çalışmalarına vermek için kendi isteğimle emekliye ayrıldım. Şimdiye kadar 100'ün üzerinde talebem oldu.

     

      Son yılların tartışması "Türk Pop Müziği" üzerine görüşleriniz?

     Bugünkü yapılan Türk Pop Müziği tamamen Batı müziğinin etkisindedir. Onun için bunun adına Türk Pop Müziği diyemeyiz. Çünkü bizden bir şeyler yok. Tabiiki müziğimize katabileceği şeyler de var. En azından enstrümanları değiştirmiş, ilaveler edilmiştir. Sözler yönünden bazı kişiler tenkid edilebilir. Fakat öyle güzel sözler kullanan sanatçılar var ki, takdir etmemek elde değil.

     

     Son yılların "nostalji" modasına ne dersiniz? Nostalji yapmak sizce kolaya kaçmak mıdır?

     Sanat, Türkiye'de hafife ve kolaya kaçıyor, gittikçe bozulup melezleşiyor; özelliğini kaybediyor, zayıflıyor. Bizde taklitçilik çok ilerledi. Nostalji, eski eserler demek olduğuna göre, demek ki, nostaljide sanat varmış. Şimdikiler kolay, nostalji ise daha zor.

     

    Yaklaşık 50 yıldır müzikle iç içesiniz. Bugün çoksesli müzik alanında Türkiye'de gelinen nokta?

     Henüz bizim kendi musikimiz yok ki, çokseslilikten bahsedelim. Bir kere esas olarak Türk müziği nedir olayı ortaya konmalı, ondan sonra çoksesliliğe başlanması gerekir. 1970'ler de ilk olarak Batı enstrümanlarını koyarak Ankara Radyosu'nda başladım. O zamanlar TRT tarafından aforoz edildim. Bütün sazlarım elimden alındı. Çünkü birçok kişinin menfaatına dokundu. Beş on kişinin menfaati için çokseslilik harcandı!.. Onların tek müdafaları vardır, o da: "Türk müziği çoksesli olursa Türklük bozulur"... Hayır efendim, çokseslilik Türk müziğini bozmaz! Atatürk'ün bir sözü var: "Bir milletin medeniyeti musikisi ile paraleldir."

     

     Çoksesli müziğin kısaca tarifi...

     Bir anda birçok ayrı sesin duyulmasıdır. Akıp giden müziğin bir andaki kesitinden duyulan ayrı ayrı seslerdir.

     

    Kim demişse "Müzik ruhun gıdasıdır" demiş. Türkiye'de son yıllarda yapılan müziğe bakarak aynı sözü siz de söyler misiniz?..

    Türkiye'de yapılan müzik, ruhun değil; vücut hareketlerinin gıdası oldu; ruh unutuldu...

     

    Günümüz yorumcuları hakkında düşünceleriniz?

    Hakiki sanatçı, dinleyicisine kendisini alkışlatmak için eliyle tempo tutmayan kişidir! Halk beğenirse zaten alkışlayacaktır. Fakat halkımız, iyiye de kötüye de alkışlamaya alıştırılmış. Düşünün, sanatçı, Makber'i okuyor, halk alkışlıyor. Makber bir ağıttır; ölümden bahseden bir eserdir. Ancak, okuyan sanatçı halka alkışlaması için tempo tutturuyor. Böyle bir şeyi bizden başka bir yerde göremezsiniz!..

     

     

    Son besteniz olan "Ezilenler"den biraz bahsetseniz...

     Ezilenler, adlı bestemin sözleri şair Mehmet Akif Ersoy'a ait. Yaklaşık 20 yıllık bir çalışmamın ürünüdür. Günümüz Türkçesine Mehmet Erguvan tarafından çevrilmiştir. Ezilenler, ezilen insanları anlatıyor.  Ezilen insan dünyanın her tarafında var; sadece Türkiye'de değil. Şiirin sözleri şöyle:

     

    Şu simsiyah gecenin yok mu Tanrım sabahı

    Mahşere mi kalacak yoksa mazlumun ahı

    Ne zaman sorulacak zalimlerin günahı

    Mahşere mi kalacak yoksa mazlumun ahı

    Yeter artık dedikçe Tanrım dert ediyorsun

    Bir parçacık saadeti bize çok görüyorsun

    Zalime dur demiyor, merhamet vermiyorsun

    Mahşere mi kalacak yoksa mazlumun ahı... Ve sonunda "Adaletin bu mudur ezmiyorsun ezeni..." diye gidiyor.

     

    Bu eserinizi kim yorumlayacak?

     Eseri kim dinlediyse; "İsmet Bey, bu eseri sizden başkası yorumlayamaz." dediler. Aynı şekilde bir iki plak şirketi de "Bu esaslı bir tenor işi" diyerek eserdeki tavrı ve komposizyonu en iyi benim verebileceğimi belirttiler. Dolayısıyla kendi eserimi yorumlamak bana kaldı. Ezilenler, ses tekniği ve sanat isteyen bir eserdir. Sadece bağırmakla söylenecek bir eser değildir.

    /Adem DURSUN / MERHABA / BERLİN  

    http://www.tiyatrom.com/adem_dursun_055.htm

     


     

     

    İsmet Nedim Saatçi Film Müzikleri

    Han Duvarları, Agora Meyhanesi, Karadut, Arım Balım Peteğim, Ben Kimi Seveceğim gibi besteleriyle 60´li 70´li yıllarda sanatının doruğuna çıkmıştır. ´de Ankara Radyosu´na girmiştir. 1981´den beri Berlin´de yaşamaktadır. 1998´e kadar müzik doçentliği yapmıştır. Berlin´de yüzlerce öğrenci yetiştirmiştir.

     

    Film Müzikleri (7 Film)

    Rabia / İlk Kadın Evliya 1973

    Hak Yolu 1971

    Ferhat ile Şirin 1970

    Bana Derler Fosforlu 1969

    Kader 1968

    Kalpsiz 1966

    Büyük Yemin 1963

    http://www.sinematurk.com/kisi.php?7339


     

     

    İsmet Nedim Diskografisi İçin bkz.

    http://www.diskotek.arkaplan.com.tr/catalog/product_info.php?cPath=22&products_id=222&osCsid=1e2685d5f9

     

     


    Tarih: , 7/4/2007 Kategori: Genel
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    İsmail BİRATEŞ


    1963 yılında Samsun'da doğdu. Müziğe lise yıllarında Taner Çağlayan yönetimindeki Samsun Mûsikî Cemiyeti'nde başladı. Cavit Ersoy'dan ud ve nazariyat dersleri aldı. Mimarlık Fakültesi'ndeki öğrencilik yıllarında Prof. Yavuz Aksoy yönetimindeki Yıldız Üniversitesi Klasik Türk Müziği Korosu'nun çalışmalarına katıldı. Çeşitli konserlerde Safiye Ayla'ya udu ile eşlik etti.

     

    İlk bestesini 1982 yılında yaptı. Sözleri de kendisine ait olan "Yıllarca bekledim benim olmanı" isimli muhayyerkürdi makamındaki bu şarkı, ilk defa 1986 yılında bir radyo programında İstanbul Radyosu sanatçılarından oluşan koro tarafından seslendirildi ve canlı olarak yayınlandı. Daha sonra Mustafa Sağyaşar tarafından banta okundu.

     

    1987 yılında "Her güzeli Leyla sanıp sevdalara daldı gönül" isimli mahur makamındaki şarkıyla katıldığı TRT-TÜTAV (Türk Tanıtma Vakfı) işbirliği ile düzenlenen beste yarışmasında mansiyon kazandı. Yarışma finalinde bu şarkıyı Ayşegül Durukan seslendirdi. 1988 yılında TRT-1 televizyonunda yayınlanan yeni besteler programına konuk besteci olarak katıldı.

     

    Mimarlık mesleğinin yanında müzik çalışmalarını beste ağırlıklı olarak sürdürmektedir. Bestecilik konusunda başta hocası Cavit Ersoy olmak üzere, Mustafa Sağyaşar, Yavuz Aksoy, Orhan Gencebay ve Turhan Taşan’ın teşvik ve desteğini görmüştür.

     

    Bestelerinden bazılar şunlardır:

    • Mahur Şarkı / Güfte: Mustafa Töngemen

    “Her güzeli Leyla sanıp sevdalara daldı gönül” (TRT Repertuarında)

     

    • Mahur Şarkı / Güfte: Cemal Safi

    “Yar! gittin gideli bana atılan taşlar seni sordu, nerdesin diye” (TRT Repertuarında)

     

    • Kürdilihicazkar Şarkı / Güfte: Levent Pektaş

    “Göğsüne taktığın çiçek olsaydım” (TRT Repertuarında)

     

    • Muhayyerkürdi Şarkı / Güfte: Mustafa Nafiz Irmak

    “Gözlerim, gözlerinin üstüne düşsün, yansın” (TRT Repertuarında)

     

    • Muhayyerkürdi Şarkı / Güfte: İsmail Birateş

    “Yıllarca bekledim benim olmanı” (TRT Repertuarında)

     

    • Muhayyerkürdi Şarkı / Güfte: Mustafa Töngemen

    “Gel, sevgili gibi otur yanıma” (TRT Repertuarında)

     

    • Muhayyerkürdi Şarkı / Güfte: Hamdi Tunçer

    “Yıllar kanatlanmış, aylar uçuyor” (TRT Repertuarında)

     

    http://www.turkmusikisi.com/egroups/i_birates.html

     


    Tarih: , 7/4/2007 Kategori: unluler
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Ahmet GÖRÜR


    12.12.1961’de Terme (Samsun)’de doğdu. İlk, Orta ve Lise eğitimini Terme’de tamamlayarak, 1979 yılında Denizli D.M.M.A İnşaat Mühendisliği bölümüne girdi. 1985 yılında buradan mezun olan Görür, halen İstanbul Büyük Şehir Belediyesinde görevlidir. 1995 yılında Emin Ongan Üsküdar Musiki Cemiyet’ine giren Görür, beste çalışmalarına da başlar. İlk eserini 1996 yılında yapar. Biri saz semâisi olmak üzere 18 bestesi olan Görür’ün bazı şarkıları TRT repertuarındadır ve zaman zaman bazı Musiki Derneklerince de icra edilmektedir.

     

    Emin Ongan Üsküdar Musiki Cemiyetinde, Beste Etüdü dersine yardımcı hoca olarak giren Ahmet Görür, evli olup, Berkol adında bir oğlu vardır.


    Tarih: , 7/4/2007 Kategori: unluler
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Samsun Musiki Cemiyeti Almanya'da


    Samsun Musiki Camiyeti "SILA KONSERLERİ"  İçin  Almanya'da.

    Kafile Başkanı Fuat ÇANAKÇI. 


    Tarih: , 6/4/2007 Kategori: Genel
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    Samsun Tarihi Kronolojisi


     

    M.Ö 10.000       MEZOTOLİK (ortataşdevri)

    M.Ö   6.000      PALEOLİTİK (eski taş devrine ait eserler /TEKKEKÖY)

    M.Ö   1.600      Gaskalar (Faskalar) dönemi

    M.Ö   1.200      Frigler ele geçirir - Hititlerden

    M.Ö      546      Pers Hakimiyeti -Lidyalılardan

    M.Ö      331      Büyük İskender -Perslerden

    M.Ö      225      Pers Kralı Mitridat -B.İskender(Makedonyalılardan)

    M.Ö        64      Roma İmparatoru Pompeius

    1185                 Anadolu Selçuklu Hükümdarı II.Kılıçarslan

    1204                 Bizansın idaresine olan Gavur Samsun İznik rum İmparatoruna bağlandı

    1243                 Moğol istilası

    1297                 İlhanlılar, Pervaneoğulları

    1322                 Çandaroğulları

    1348                 Tacettinoğulları

    1393                 Kubatoğulları

    1398                 Yıldırım Beyazıd

    1402                 Timur' un istilası

    1419                 Amasya Sancağına

    1425                 Sultan Çelebinin Ele geçirdiği G.Samsun'un Hıristiyanlar tarafından  yakılması

    1425                 Sivas eyaletine bağlı Canik sancağı oldu

    1514                 Erzincan eyaletine bağlanır.

    1869                 Şehrin tamamı yandı

    19.yy sonları     Trabzon Vilayetine bağlı Mutasarraflık

    1915                 Ruslar tarafından 4 kez  topa tutuldu.

    1918                 Canik Sancağının merkez kazası

    15.02.1919       İngiliz Hintli işgali

    19.05.1919       Atatatürk'ün Samsun'çıkışı

    26.06.1921       Rum Nüfusun Tenkili

    1922                 Rum ayaklanmalarının bastırılması

    1923                 Rumlar Yunanistan'a gönderildi

     


    Tarih: , 4/4/2007 Kategori: Genel
    Yorum (0) | Yorum yaz | Bağlantı

    <- Son Sayfa | Sonraki Sayfa ->